Orta Asya, Kafkasya ve “Kızıl Elma”
2008
GiriÅŸ
SoÄŸuk SavaÅŸ’ın son bulmasının ardından, oluÅŸan yeni dünya sisteminde Türkiye, son bir yüzyılın hayali olan “Kızıl Elma”ya doÄŸru ciddi bir fırsat yakalamıştı. Ancak SSCB’nin dağılması sonucu Rus baskısından kurtulan Türki Cumhuriyetler ile beklenen bu bütünleÅŸme, hatta stratejik ortaklık gerçekleÅŸtirilemedi. Bu durum, uluslararası konjonktürün darbelerinin yanısıra, Ankara’nın Kafkasya ve Orta Asya’da bazı hatalı politikalarının da bir sonucudur.
Uluslararası konjonktürün “darbesi” ise, asıl olarak, Türkiye’nin SoÄŸuk SavaÅŸ süresince ABD açısından koruduÄŸu vazgeçilmez müttefik sıfatını, yeni düzen içinde yavaÅŸ yavaÅŸ kaybetmesinin bir sonucudur. İki blok arasındaki çekiÅŸmenin yerini iÅŸbirliÄŸine bırakması, Türkiye’nin Amerika nazarında yerinin sorgulanmasına yol açmıştır.
Bunun en çıplak örneÄŸi, ABD’nin geleneksel olarak her yıl Türkiye’ye verdiÄŸi askeri ve ekonomik yardımlarda indirim yapmasıdır. ABD’nin Türkiye’ye verdiÄŸi sözkonusu askeri krediler ve malzeme satışları, 50 yıllık Türk-Amerikan “dostluk ve ittifak” iliÅŸkisinde önemli bir yere sahiptir. Fakat 90′lı yıllarla birlikte bu krediler bazı lobilerin etkisiyle Amerikan Kongresi’nde tartışma konusu haline gelmiÅŸtir. Daha önce silah satışları ve para yardımları hibe olarak verilirken, 1992 yılından itibaren ABD’nin yaptığı dış askeri malzeme satışı (Foreign Military Sales FMS) hibeden piyasa faizli krediye dönüştürülmüştür.1 Ayrıca ABD Temsilciler Meclisi’nin 25 milyon dolarlık dış yardım kredisinin, 15 milyon dolarlık bölümünü sözde “Ermeni Soykırımı”nın kabul edilmesi koÅŸuluna baÄŸlaması, Türk-Amerikan iliÅŸkilerinin yeni bir boyut kazandığı fikrini desteklemektedir.2 Her ne kadar Amerikan Senatosu Türkiye’nin sert tepkileri sonucunda yardımı sözde “Ermeni Soykırımı”nın tanınması koÅŸuluna baÄŸlamaktan vazgeçtiyse de yine de Amerikan yönetiminin böyle bir konuyu gündeme getirmesi iki ülke arasındaki dostluk ve müttefiklik anlayışına ters düşmektedir.3
Fakat ABD’nin bu çıplak örnekten çok daha önemli bazı aleyhte tercihleri vardır. Orta Asya petrolerinin taşınmasında Türk tezinin gerçek bir Amerikan desteÄŸi görmemesi ve Rusya’nın AKKA’yı ihlal etme giriÅŸimlerine Washington’ın “sessiz” kalması gibi geliÅŸmeler, Ankara’nın yalnız bırakılmasının iki ciddi örneÄŸidir.
Dolayısıyla, bu yeni uluslararası konjonktür Türkiye’nin dış politika pozisyonlarında ciddi bir anlayış deÄŸiÅŸikliÄŸi yapmasının ÅŸart olduÄŸunu göstermektedir. SoÄŸuk SavaÅŸ’ta uygulanan eski denge politikaları, artık oluÅŸan “yeni dünya düzeni”nin ÅŸartlarına ve gerçeklerine uygun düşmemektedir. Günümüzde “bekle-gör” politikaları bir sonuç getirmemektedir.
En aktif dış politika uygulanması gereken alanların başında ise Kafkasya ve Orta Asya gelmektedir. Çünkü bu yönde, hem hangi anlamda olursa olsun bir “Kızıl Elma” hem de ciddi bir tehlike vardır karşımızda; SSCB dağıldıktan sonra bölgeyi terkettiÄŸi sanılan Rusya, ÅŸimdi bölgedeki en etkin aktör konumundadır. Rusya bugün bölgenin kendi nüfuz alanı haline gelmesi için en çok çaba sarfeden ülkedir. Bundan dolayı olası tehlike olarak gördüğü ülkelere karşı onların istikrarını bozacak veya uluslararası iliÅŸkilerde yalnız kalmasını saÄŸlayacak manevralar yapmaktadır. Türkiye, özellikle coÄŸrafi konumu nedeniyle SoÄŸuk SavaÅŸ’ı anımsatır bir ÅŸekilde Rusya ile bir çatışma haline girmiÅŸtir.
Tarih çoğu kez bugünün en büyük anahtarıdır. Bu nedenle, ciddi bir Rus tehlikesi taşıyan bu yeni konjonktürde uygulanacak politikalar araştırılırken Türk-Rus ilişkilerinin tarihsel arkaplanının incelenmesi, yeni stratejilerin belirlenmesi açısından yararlı olacaktır.
Tarihte Türk-Rus İlişkileri
Rusya ve Türkiye arasındaki iliÅŸkiler araÅŸtırılmadan önce Rusya’nın dış politika anlayışını etkileyen faktörlerin iyi analiz edilmesi gereklidir.
Bir kara ülkesi olan Rusya, kuruluşundan bu yana sürekli olarak sınırlarını genişletmek ve kendisine açık kapı sağlayabilecek denizlere ulaşmak ihtiyacı hissetmiştir. Öte yandan, başka ülkelerin kendisine karşı daimi sınırlama politikaları izlediği paranoyası içinde olan Rusya, bunları bertaraf edecek karşı-manevralar uygulamıştır.
Hem yayılma isteÄŸi hem de yayılmacılar tarafından yenilme fobisinin getirdiÄŸi bu motivasyon ile, Rusya 18. yüzyıl başında sınırlarını Baltık Denizi’ne kadar ulaÅŸtırmıştır. 1721 tarihinde ise “Rusya İmparatorluÄŸu”nu ilan ederek bir “kıta devleti”ne dönüşmüştür. Rusya, kıtaya egemen olacak stratejik bir bölgede kurulduktan sonra dış politikasını kıtanın tümünü ele geçirmek üzerine inÅŸa edecektir. Bir yandan kıtayı paylaÅŸan sınırdaÅŸ devletleri nötralize edecek böylece görece bir güvenliÄŸe ulaÅŸana kadar geniÅŸleme isteÄŸi sürdürecektir. Bundan sonra gelen aÅŸama ise kıtaya en yakın bölgenin denetimi ya da en azından buralarda dost hükümetlerin iÅŸbaşına gelmesini saÄŸlamaktır.
Bu dış politika anlayışına göre Rusya kendi güvenliÄŸini dört ana bölgeye nüfuz edebilme gücüyle eÅŸdeÄŸer tutmuÅŸtur. Bu bölgeler Balkanlar, Baltık Ülkeleri, Kafkaslar ve Orta Asya Havzası’dır.4 Ruslar tarih boyunca bu bölgelerde karşı karşıya geldikleri ülkeler ile sürekli çatışma içinde olmuÅŸlardır.
Tabii bunların başında Osmanlı İmparatorluÄŸu gelir. Ruslar ile Osmanlılar son üçyüz yıl içinde dokuz büyük savaÅŸ ve çok daha fazla sayıda çatışma yaÅŸamışlardır. Bunun en önemli nedeni Rusya’nın sıcak denizlere inme hedefinden kaynak bulan yayılmacı politikasıdır. Bu hedefinin karşısında Osmanlı’yı bir engel olarak görmüş, bu durum iki tarafı zaman zaman karşı karşıya getirmiÅŸtir. Rusya BoÄŸazlar’a sahip olmayı kendi varlığının devamı için hayati sayarken, Osmanlı da Rusya’nın bu isteÄŸini bir tehdit olarak görmüş, yeni ittifak arayışları ile durumu dengelemeye çalışmıştır. Çar I. Alexandre “coÄŸrafya benim BoÄŸazlar’a sahip olmamı emrediyor; eÄŸer BoÄŸazlar baÅŸkasının elinde ise, kendi evimin sahibi sayılmam imkansızdır” sözleri Rusya’nın BoÄŸazlar’a bakış açısının kısa bir ifadesidir aslında…5 Dinci filozof ve ÅŸair Vladimir Solovyev’in “bizim milliyetçiliÄŸimiz Türkiye ve Avusturya’yı yıkmayı, Almanya’yı bölmeyi ve İstanbul’u ve imkanlar elverirse, Hindistan’ı ilhak etmeyi arzular…” ifadesi ise, Rus yayılmacılığının nihai hedefini ortaya koymaktadır.
Moskova’nın İstanbul’a duyduÄŸu ilginin bir baÅŸka temelini İstanbul Patrikhanesi’nin Rus kiliseleri ile olan iliÅŸkisi oluÅŸturmaktadır. 15. yüzyılda Rus ruhani çevrelerince “Moskova-III. Roma” fikrinin kabulü Moskova’nın “Tsar’grad”a özel önem vermesine neden olmuÅŸtur.6 Daha sonraları siyasi bir boyut kazanacak bu ilgi nedeniyle Moskova, dış politikasını “İstanbul’un alınması” üzerine inÅŸa edecek ve “İstanbul’un zaptı” Rus politikasının ana unsurunu oluÅŸturacaktır.7 Çünkü “Moskova-III. Roma” fikrine göre I. Roma ve II. Roma (Konstantinopolis) batmıştır. “Teslis” kuralına göre her kutsal ÅŸeyin “Üç” olması gerektiÄŸinden, III. Roma “Moskova” olacaktır. Sonuçta da “Moskova-III. Roma” vaktiyle her iki “Roma” gibi dünyaya hakim olacaktır. Bunun neticesinde Rusya Bizans’ın halefi olacak ve Ruslar da İstanbul’u zaptedeceklerdir.8
93 Harbi öncesinde Fuat PaÅŸa, Rus yayılmacılığına dikkat çekmiÅŸ, bunun Moskova’nın kaçınılmaz yazgısı olduÄŸunu söylemiÅŸ özellikle Rusya’da demiryollarının inÅŸasından sonra bunun daha da artabileceÄŸi tespitinde bulunmuÅŸtu. Savaşın ardından Ruslar Ayestefanos’a kadar dayanmışlardı.
Bundan sonraki dönemde Rusya’da kanlı bir iç savaÅŸ oldu. Lenin’in savaÅŸ komiseri Leon Troçki’nin Kızıl Ordu’su Sibirya’da, Baltık Bölgesi’nde, Kırım ve Ukrayna’da düşmanlarını yenilgiye uÄŸrattı. Lenin ülkenin kontrolünü ele geçirdikten sonra 1922′de ilk komünist hükümetle, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler BirliÄŸi’ni kurdu. Devrimi gerçekleÅŸtiren BolÅŸevik liderlerden bazıları Almanya’ya karşı bir “devrim savaşı” çıkarmayı arzu ettilerse de Lenin ve onu destekleyen hizip “gelecekteki muharebelere yeterince hazırlanabilmek” için bir “nefes alma aralığı”na gerek olduÄŸunu savunarak geri çekilme tezini savundular.9
Rusya 1921 yılından 1930′a kadar “barışçı mücadele” dönemi baÅŸlattı. BolÅŸevikler dünya devrimi söylemlerine ara verip, barış antlaÅŸmaları imzalayarak dikkatlerini ülke içine yönelttiler. Türkiye’yle de yine bu dönem içinde dostça iliÅŸkiler kuruldu. İki ülke arasında 16 Mart 1921′de Moskova AntlaÅŸması, 1925′te Dostluk ve Tarafsızlık AntlaÅŸması imzalandı. 1929 yılında ise 1925′teki antlaÅŸmaya eklenen protokolle kapsam geniÅŸletilerek iki komÅŸu devletin birbirlerine haber vermeden bölgelerindeki baÅŸka devletler ile antlaÅŸmalar yapmaması saÄŸlandı.
Öte yandan 1936 yılında Montreux Konferansı sırasında Türkiye, Sovyetler’e karşı denge politikası amacıyla İngiltere ile yakın iliÅŸkiler kurdu. İkinci Dünya Savaşı yaklaşırken ise Mihver Devletleri’nin olası saldırılarına karşın, daha önce ikili anlaÅŸmalar yaptığı İngiltere ve Fransa ile bir ittifak imzalamak istemiÅŸti. Ancak Ankara, 1929 protokolü gereÄŸince Sovyetler BirliÄŸi’nin de aynı oluÅŸumda yer alması için temasa geçtiÄŸinde, Stalin’in Almanya ile anlaÅŸtığını öğrenecek, Türk-Rus iliÅŸkileri çıkmaza girecek ve tesis edilmiÅŸ dostluk ve iÅŸbirliÄŸi anlayışı bozulacaktı.
Böylece I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından doÄŸan Türk-Rus (Sovyet) yakınlaÅŸması, II. Dünya Savaşı’na kalmadan sona erdi. II. Dünya Savaşı’nın ardından ise, Türkiye, Sovyetler BirliÄŸi’nin ciddi tehditlerine maruz kaldı. Sovyetler’in, BoÄŸazlar’da ve Kars-Ardahan üzerinde istekte bulunması ve 1925′te imzalanmış olan Dostluk ve Tarafsızlık AntlaÅŸması’na 1945′te son verilmesi Türkiye’nin Rusya’ya olan güvenini tam olarak yok etti. Bu esnada ABD, ünlü “KuÅŸatma Planı” (Containment Plan) çerçevesinde Truman Doktrini’ni ilan etmiÅŸti. Bu doktrinin uzantısı olan Marshall Planı’da bu ülkelerin ekonomik istikrarın saÄŸlanması açısından daha sonra uygulamaya kondu.
Dünya açık bir biçimde iki kampa ayrılıyordu ve Türkiye tercihini Batı’dan yana koydu. O andan SoÄŸuk SavaÅŸ’ın sonuna kadar geçen süre boyunca da, Türk-Amerikan iliÅŸkilerindeki bazı küçük çaplı “yo-yo”lara raÄŸmen, bir ABD müttefiki ve dolayısıyla Moskova karşıtı olarak stratejik pozisyonunu korudu.
Ancak Soğuk Savaş birden bire sona erdi; hem de ani bir biçimde.
SSCB’nin Dağılması: “Stratejik Geri Adım”
SoÄŸuk SavaÅŸ, kimilerinin beklediÄŸi gibi “Üçüncü Dünya Savaşı” ile sonuçlanmadı. KuÅŸatma Planı uyarınca, Sovyetler BirliÄŸi dünya üzerinde menfaati olan her yerde karşısında ABD’yi buldu. Sovyet İmparatorluÄŸu, ABD’nin yaptığı bu kuÅŸatmayı kırmaya çalıştı ancak gerek hegemonik çekiÅŸmenin getirdiÄŸi askeri ve ekonomik maliyetlerin altından kalkamaması, gerekse teknolojik rekabette ABD’nin gerisinde olması sonucunda SoÄŸuk SavaÅŸ’ın sonlarına doÄŸru güç kaybına uÄŸradı.
Kremlin’in en büyük handikapı ise, Sovyetler BirliÄŸi’nin kuruluÅŸ dönemi ve onu takip eden yıllarda, hegemonik sınırlarının coÄŸrafi yönden gereÄŸinden fazla geniÅŸlemiÅŸ olmasıydı. CoÄŸrafi geniÅŸleme, devletin üzerine düşen ekonomik ve siyasi maliyeti çok arttırdı. SSCB’yi bir arada tutmanın faturası, Moskova’nın kurduÄŸu sömürü düzeninden elde ettiÄŸi kaynaklardan daha fazla olduÄŸu için sistemin deÄŸiÅŸtirilmesi gerekiyordu.
Bir baÅŸka deyiÅŸle, Mokova’daki devlet aygıtı, ki bu aygıt taşıdığı “Soyvet” etiketine raÄŸmen mutlak bir Rus kimliÄŸine ve Rus milliyetçiliÄŸine sahipti, SSCB’nin çöküşü ile birlikte bir sürprizle karşılaÅŸmadı. Köhne sosyalist devin yıkılması doÄŸal bir süreçti kuÅŸkusuz, sözkonusu devlet aygıtı da bu doÄŸallığa karşı çıkıp, SSCB’yi muhafaza etmek için hiç diretmedi. Biliyordu ki, SSCB’nin çökmesi, Rusya’nın doÄŸuÅŸu olacaktı ve eski köhne ideolojiden sıyrılarak yapılacak bu büyük geri dönüş, Rusya’ya büyük bir avantaj kazandıracaktı.
Kısacası, SSCB’nin çöküşü, Moskova’daki devlet aygıtının kontrolünde gerçekleÅŸen bir “stratejik geri adım”dı.
1991′in ardından “Tarihin Sonu”nun geldiÄŸini öre süren yorumlar ortalığı kaplamışken, Rusya’nın SSCB’nin “külleri” arasından tıpkı bir “phoenix” gibi çıkmasının asıl nedeni budur.
“Eski düzen”de SSCB, Rus emperyalizmini, komünizmin ideolojik örtüsü içinde uyguluyordu. Bugün ise yayılmacılık politikası açık bir hal almıştır. Moskova, SoÄŸuk SavaÅŸ’ın sonlarına doÄŸru zayıflayan hegemonyasının telafisi ve kısa bir süre sonra daha kuvvetli olarak geri dönmeyi hedefleyen bir planı uygulamaya koymuÅŸtur. Lenin’in ünlü “Bir İleri, İki Geri” taktiÄŸi ile “stratejik geri adım” teorisini çaÄŸrıştıran bu plan sayesinde bugün Rus hegemonyası Kafkasya’da ve Orta Asya’da ÅŸaşırtıcı bir biçimde hortlamıştır.
Moskova’nın uyguladığı büyük manevranın ilk parçası bir “SoÄŸuk SavaÅŸ”a neden olmuÅŸ ideolojinin terkedilmesiydi. Rusya, komünizmi terkederek, Batı’yla arasında varolan en büyük problemi ortadan kaldırmıştır. “Kızıl Korku” ölmüş, Rusya, Batı’nın gözünde bir tehdit olmaktan çıkmıştır. ABD halen Rusya’ya bozuk ekonomisinin serbest piyasa koÅŸullarına adaptasyonu için yüz milyonlarca dolarlık yardım yapmaktadır.
İkinci parça, Moskova hegemonyasının doÄŸal sınırlarına çekilmesi oldu. Rusya, SoÄŸuk SavaÅŸ döneminde nüfuz alanı içinde bulunan DoÄŸu Avrupa ülkelerine ve Orta Asya’daki cumhuriyetlere büyük kaynak aktarımları yapmak zorunda kalıyordu. Ayrıca bu bölgelerin nüfuz alanı içinde olmaları için yine yüksek oranlarda askeri harcamalarda bulunuyordu. Tüm bunlar dev birer ekonomik kamburdu. İşte bu nedenle, Kızılordu’nun Afganistan’ı terketmesi ile baÅŸlayan, “geri çekilme” 1991′deki “çöküş” ve “dağılma” ile optimum noktaya kadar vardı.
Ayrıca Rusya uyguladığı stratejik geri çekilme planıyla dış politikasında kullanabileceÄŸi yeni bir araç daha buldu. Komünizmin arkasında kalan Slav ve Ortodoks kimliÄŸi, Rusya’nın dış politika kozları olarak yeniden su yüzüne çıktı. Rusya, Yunanlılar ve Sırplar ile birlikte bir “Ortodoks ekseni” oluÅŸturmaya baÅŸladı. BM’de Sırpların hamiliÄŸini üstlenerek Sırplar aleyhine verilen kararları veto etti. Bunun yanısıra Yunanistan’la da iliÅŸkilerini arttırarak, Türkiye’nin BoÄŸazlar’da uygulamaya koyduÄŸu yeni tüzüğe karşı çıkarken Yunanistan’dan destek aldı.10 Bunun yanısıra Yunanistan Moskova’yla Hazar Petrolleri’nin taşınması için alternatif boru hattı konusunda temasa geçti.11 Bütün bu geliÅŸmeler Rusya’nın oluÅŸturduÄŸu Ortodoks ekseninin uluslararası politikadaki ağırlığının göstergesidirler.
Kurulan Ortodoks ve Slav birliÄŸi ile Türkiye’nin coÄŸrafi yönden kuÅŸatılması da amaçlanmaktadır. Kuzeyde Rusya, kuzeydoÄŸuda Ermenistan, güneyde Kıbrıs Rum Kesimi, batıda Yunanistan ile bu kuÅŸatma tamamlanmaktadır. Böylece Rusya Türkiye’nin yapayalnız kalacağını hesaplamaktadır.
Bölgede Türk-Rus Çekişmesi
SoÄŸuk SavaÅŸ sonrası dünyada, Rusya, bölgede kendi hegemonik varlığı açısından en büyük rakip olarak gördüğü Türkiye ile ciddi bir çatışma içindedir. Çatışmaya sebep olan sorunlar iki ana grupta toplanabilir. Birincisi Rusya’nın bölgeyi nüfuz alanı haline getirme isteÄŸinden doÄŸan sorunlardır. İkinci gruptaki sorunların ortak karakteri ise Ruslar’ın hegemonik istekleri ile doÄŸrudan baÄŸlantılı olmasa da Türkiye’nin bölgedeki etkisini azaltmaya yönelik amaçlar taşımaktadır.
Moskova’nın “Yakın Çevre” doktrini Rusya’nın bölge üzerindeki planlarını gösteren ve birinci gruptaki sorunlara kaynaklık eden en önemli faktördür. Bu doktrinin temeli, bölgenin Rusya’ya ait olması ve yabancıların bölge üzerinde olabilecek ilgilerine karşı mukavemet gösterilmesidir. Moskova’nın AKKA’ya bazı maddelerde itiraz etmesinin nedeni de budur. Rusya kendi askeri varlığını geri çektiÄŸi takdirde bölgeyi Türkiye ile paylaÅŸmak zorunda kalmaktan çekinmektedir.
Hazar Havzası Petrolleri’nin Akdeniz’e nasıl taşınacağı sorusu ilk baÅŸta ekonomik ve teknik bir problem gibi görünse de, konu uluslararası bir çekiÅŸmeye neden olmuÅŸtur. Çünkü petrolün geçeceÄŸi güzergahın belirlenmesinde etkili olan ülkenin bölgede “nüfuz” savaşını önemli ölçüde kazanmış olacağı açıktır. Bölgedeki dev petrol rezervlerinin nereden taşınacağına müdahale edebilme gücü, bölgeye siyasi ve ekonomik olarak etki edebilme demektir. Bu denli stratejik bir önem taşıyan konu, doÄŸal olarak Türkiye ile Rusya arasında ciddi bir çıkar çatışması yaratmıştır.
Petrolün güzergahının seçimi sorununa paralel geliÅŸen baÅŸka bir konu ise Rusya’nın Hazar ve Kazak Petrolleri’ni BoÄŸazlar’dan taşıma isteÄŸidir. Petrolün BoÄŸazlar’dan geçiÅŸinin BoÄŸazlar’ın güvenliÄŸi açısından kabul edilemez oluÅŸuna raÄŸmen Moskova’nın diretmesi, Ankara ile Moskova arasında gerginlik yaratmaya devam etmektedir.
İkinci gruptaki sorunlar ise Moskova’nın bölgede kendi varlığını güçlendirmek için yürüttüğü Türkiye’yi zayıflatmaya yönelik politikalarından kaynaklanmaktadır. Yapay sorunlarla Türkiye üzerinde baskı kurarak Ankara’nın dikkat ve enerjisini dağıtmak hedeflenmektedir. Böylece Türkiye’nin istikrarı bozulacak ve sonuçta Kafkasya’daki etkinliÄŸi azalacaktır. Rusya’nın bölücü terör örgütü PKK’ya destek vermesi ve sözde Kürt Meclisi’nin Türkiye’nin tüm uyarılarına karşın Moskova’da toplanmasına müsaade etmesinin altında Türkiye’nin istikrarını bozmak niyeti yatmaktadır.
Ayrıca Rusya gerçekleÅŸen iki Türk zirvesinin ardından Türkiye’nin yayılmacı bir politika izlediÄŸini iddia ederek, kendi yayılmacılığını örtmeye çalışmaktadır. Böylece bu zirveleri bahane ederek Kafkaslar’da ve Orta Asya’da kendi nüfuz alanını güçlendirmeye çalışmaktadır. Buna gerekçe olarak Türkiye’nin etnik karaktere dayalı bir birlik kurma amacında olduÄŸunu iddia etmektedir.
“Yakın Çevre” Doktrini
SoÄŸuk SavaÅŸ’ın son bulmasıyla “Rus Ayısı” bir kaç yıl süren “kış uykusu”ndan sonra eskisinden daha güçlü bir ÅŸekilde dünya sahnesinde yer almaya baÅŸladı. Moskova’nın az önce deÄŸindiÄŸimiz güvenlik doktrini, Rusya’nın bölgeye geri döndüğünün en büyük deliliydi.
Bu doktrine göre bağımsızlıklarını kazanan ve ÅŸimdi BDT içinde bulunan cumhuriyetler “Yakın Çevre” (Near Abroad) olarak tanımlanmaktadır. Aynı doktrine göre;
o Yakın Çevre’deki ülkelerin ekonomik ve güvenlik açısından Rusya Federasyonu ile bütünleÅŸmeleri, Moskova açısından yaÅŸamsal önem taşımaktadır.
o Bazı komÅŸu ülkeler, eski Sovyet Cumhuriyetleri’nde nüfuzlarını güçlendirmek çabası içindedir. Buna karşı olarak Rusya, güvenliÄŸini ve ekonomik çıkarlarını tehdit eden bu tür giriÅŸimlere karşı koymaya kararlıdır.
o Yakın Çevre’deki ülkelerin bölgedeki diÄŸer devletler ile olan iliÅŸkileri eski Sovyetler BirliÄŸi’ne baÄŸlı ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olabilir. Bu ülkelerin kalkınmaları Rusya’nın menfaatine ise desteklenir. Aksi takdirde diplomatik ve politik yollarla yakın çevre ülkelerinin diÄŸer ülkeler ile kurduÄŸu iliÅŸkiler engellenir.
o Yakın Çevre’nin güvenliÄŸinden ve istikrarından sorumlu olan ve bu bölgeye müdahale hakkı bulunan yegane devlet Rusya’dır. Aslında dünyanın ileri gelen demokrasileri de, eski SSCB topraklarının oluÅŸturduÄŸu jeopolitik alanda istikrarın korunmasına önem vermekte ve Rusya’nın bu politikasını desteklemektedir.12
Bu doktrin açıkça göstermektedir ki; SSCB’nin dağılması ve komünizmin çökmesi, Rus yayılmacılığına son vermemiÅŸtir. SSCB’den sonraki Rus Federasyonu da aynı emperyalist amaçlarla hareket ederek eski nüfuz alanını muhafaza etmek ve bölgesel hegemonyasını kurmak amacındadır.
Rusya’nın “arka bahçe”sini tanzim eden bu doktrinin en önemli noktalarından biri de nükleer silahların kullanımı ile ilgili anlayıştır. Yine bu doktrine göre;
o Rusya 1982′den beri SSCB’nin nükleer silahların kullanılması konusunda izlediÄŸi politikasında bir deÄŸiÅŸiklik yaparak “nükleer gücü ilk kullanmama” prensibini terk etmiÅŸtir.
o Doktrin, Rus ordusunun nüfusun yüzde birinden oluşmasını öngören eski yasayı değiştirerek yeni ordunun her yere yetişmeye hazır, mobil ve esnek olmasını planlamaktadır.13
Ayrıca Rusya silahlanma alanında atak yaparak, Ukrayna’dan 32 adet SS-19 nükleer füze, 300 Cruise ve 19 TU-160 ve 25 adet TU-95MS savaÅŸ uçağı satın almıştır.14
KuÅŸkusuz tüm bu Yakın Çevre Doktrini Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Adı geçen “komÅŸu ülke”lerin en önemlilerinden biri Türkiye’dir çünkü. Devlet BaÅŸkanlığı Ulusal Güvenlik Danışmanı Yuri Baturin’e baÄŸlı olarak resmi ve resmi olmayan kuruluÅŸların temsilcilerinin katıldığı bir komisyon tarafından hazırlanan ve Rusya’nın politikasını belirleyen bir raporda, Rusya’nın Türkiye’ye bakışı daha da iyi anlaşılmaktadır. Moskova’nın gelecek beÅŸ yıllık ulusal güvenlik politikasını oluÅŸturan, “Rusya Federasyonu Ulusal Güvenlik Politikası 1996-2000″ baÅŸlıklı rapor, Ankara’nın Türk Cumhuriyetleri ile ABD arasında köprü görevi yapmasının bölgede kendileri için tehdit oluÅŸturduÄŸunu belirtmektedir. Yine aynı raporda Türkiye’den duyulan rahatsızlığın yanısıra “Müslüman dünyanın bir bölümünde ve Batı’da BDT çevresindeki entegrasyona karşı çıkma eÄŸilimi” olduÄŸu anlatılmaktadır. Ayrıca Rusya’nın bir nükleer güç olarak kalacağı vurgulanırken, BDT ülkeleriyle yapılan askeri antlaÅŸmalar çerçevesinde Rusya’nın bu ülkelere nükleer himaye saÄŸlaması gerektiÄŸinin altı çizilmektedir.15
Baltık Denizi’ne kıyısı olan 11 ülkenin liderlerinin bulunduÄŸu toplantıda Rus BaÅŸbakanının söylediÄŸi sözler de oldukça anlamlıdır. Viktor Çernomirdin, 3-4 Mayıs 1996′da İsveç’in Visby sahil kentinde yapılan ve sivil güvenlik, ekonomik iÅŸbirliÄŸi ve çevre konularını ele alan sözkonusu toplantıda Baltık ülkelerinin NATO’ya girmeleri halinde Rusya’yla iliÅŸkilerinin bozulabileceÄŸi konusunda onları uyarmıştır.16 Bu ifadeler Rusya’nın hegemonik konumundan hiç de vazgeçmek niyetinde olmadığının bir kanıtıdır.
Rusya’nın sözkonusu amaçlarını ortaya çıkaran bir baÅŸka kanıt ise AKKA konusundaki tavrıdır.
AKKA’nın ÇiÄŸneniÅŸi ya da Rusya’nın Geri Dönüşü
Avrupa Konvansiyonel Kuvvet İndirimi AntlaÅŸması (AKKA) 19 Kasım 1990 yılında NATO ve eski VarÅŸova Paktı’na üye devletler arasında imzalandı ve 9 Kasım 1992′de yürürlüğe girdi. Daha sonra imzacı devletlerin sayısı 30′a çıktı. BeÅŸ silah kategorisinde (tank, zırhlı muharebe aracı, top, savaÅŸ uçakları ve saldırı helikopterleri) indirimler saptanarak, her ayrı silah için bölgesel ve ülke bazında tavanlar saptandı. Böylece ülkeler arasındaki kuvvet eÅŸitsizliklerinin silah indirimleri yoluyla giderilerek Avrupa’da daha düşük düzeyde güvenli bir kuvvet dengesi kurulması ve böylece baskın tarzında saldırı ve geniÅŸ çaplı taarruz harekatı baÅŸlatma yeteneklerinin ortadan kaldırılması hedeflenmiÅŸti. AKKA, saptanan kuvvet tavanlarının bölgeler arasında kuvvet kaydırılarak delinmesini de engellemekteydi.
SSCB’nin dağılmasından sonra, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Beyaz Rusya, Moldova, Kazakistan, Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan ayrı ayrı AKKA’ya taraf olarak, Sovyetler BirliÄŸi için saptanan silah tavanlarını aralarında paylaÅŸtılar.
AKKA’ya göre Ruslar, kuvvetlerinin önemli bir bölümünü Kafkasya bölgesinden Urallar’ın ötesine çekecekti. Fakat antlaÅŸmanın yürürlüğe gireceÄŸi 17 Kasım 1995 tarihine yaklaşıldıkça Rusya çeÅŸitli sebepler öne sürerek antlaÅŸmaya uyamayacağını açıkladı.
Buna kendisine göre bazı bahaneler de buldu. Rusya’ya göre bu antlaÅŸma SSCB henüz dağılmamışken imzalandığı için ÅŸimdiki uluslararası konjonktürle farklılıklar gösteriyor. Ayrıca Rusya BDT’yla yapılan antlaÅŸmalarla bölgenin güvenliÄŸinin kendisinin sorumluluÄŸunda olduÄŸunu belirtmiÅŸ durumda. Bunun yanısıra antlaÅŸmada GüneydoÄŸu Anadolu’nun Türkiye’nin iç güvenliÄŸinden dolayı kanat dışı bölge sayılmasını emsal göstererek, Kafkaslar’ın da kanat dışı sayılması gerektiÄŸi yönünde istek belirtti. Ve, Kuzey Kafkasya’da giriÅŸeceÄŸi yeni askeri yapılanma çerçevesinde Çeçen topraklarında 58. Ordu’yu oluÅŸturdu.
Rusya’nın bu ÅŸekilde bölgeye yoÄŸun kuvvet yığmak istemesinin iki temel nedeninden birincisi, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ın Rusya jeopolitik alanıyla bütünleÅŸmesini saÄŸlamak, Çeçen bağımsızlık hareketini ezmek ve Tatarlar ile BaÅŸkırlara gözdağı vermektir.
İkincisi ise, Türkiye’ye karşı potansiyel tehdit olanağını elde tutmaktır. Çünkü; Rusya bölgeden çekilirse, buranın Türkiye’nin etki alanı içinde kalacağını düşünmektedir. Bunun Rusya açısından “Yakın Çevre” gereÄŸi kabul edilemez bir durum olduÄŸu ortadadır.
Bu nedenle, Moskova askeri gücünü üzerlerinde hissettirerek Kafkas Devletleri’ni kendine bağımlı kılmayı hedeflemektedir. Böylece Rusya Federasyonu’nun, dağılan Sovyetler BirliÄŸi’nin askeri ve siyasi gücüne yeniden kavuÅŸma amacı taşımaktadır.
Rusya’nın bu açık hedefine karşın, Türkiye AKKA’nın savunuculuÄŸunu üstlenmiÅŸ, ancak Batı’nın ve özellikle ABD’nin Rusya’ya arka çıkan tutumu yüzünden baÅŸarısızlığa uÄŸramıştır. Ancak Türkiye’nin ısrarlı giriÅŸimleri ve asıl olarak da AKKA’nın uluslararası ağırlığının sonucunda, ABD devreye girerek Rusya’yı da bazı noktalarda geri adım atmaya zorlamıştır. Sonuçta bir “orta nokta” bulunmuÅŸ gibidir, ama gerçekte bu “orta nokta” yine de Rus çıkarlarına yakındır.
AKKA’da son durum Rusya’nın kanat sınırlamalarının deÄŸiÅŸtirilmesi yönünde isteklerinin görüşüldüğü zirvelerle çözümlenme aÅŸamasındadır. Yeltsin Ankara ile Washington’ın ortak hazırladığı formüldeki coÄŸrafi alan deÄŸiÅŸikliklerini kabul etmiÅŸtir. BaÅŸta AKKA’da deÄŸiÅŸiklik yapılmasına karşı çıkan Ankara ise, zorunlu bir tavizle, bazı kanat bölgelerin merkeze alınmasını kabul etmiÅŸtir. Moskova, 1999 yılına kadar tüm kanat bölgesinde bulundurduÄŸu 4.800 zırhlı aracı 3.700′e indirecek, ayrıca AKKA’da saÄŸladığı ek esneklikler yanı sıra yeni düzenlemelerle ilgili sıkı bir denetim mekanizmasıyla denetlenecektir. Eskiden kanatlarla ilgili yılda bir kez bilgi vermekle yükümlü olan Rusya artık yılda iki kez bilgi verecektir.
Rusya’nın 3.700′e indireceÄŸi zırhlı araçlar için 2000 yılına kadar süre istemesine karşılık Türkiye’nin 1998 yılına kadar mühlet vermiÅŸtir. Sonunda 1999 yılında karar kılınmıştır ama yine de bu, Moskova’nın istediÄŸini elde ettiÄŸi anlamına gelmektedir. Çünkü Moskova, 1995 yılının sonunda yürürlüğe girmesi gereken bir antlaÅŸmayı 1999 yılına kaydırmış ve kanat sınırlamalarında kendi lehinde bazı kazanımlar elde etmiÅŸtir. Bu sayede Rusya 1999 yılına kadar bölgedeki askeri gücünü iyice saÄŸlamlaÅŸtırma imkanı elde edecektir. Bölge ülkelerinin enselerinde böyle bir Rus askeri varlığının bulunması ise, yeniden Moskova’nın uydu olma ihtimallerini büyük ölçüde artırmaktadır.
Hazar Petrollerinin Taşınması Sorunu
Dünyada gittikçe artan enerji ihtiyacı yanısıra 1973 ve 1979 yıllarında baÅŸ gösteren petrol krizleri, Amerika’nın dünyadaki petrol kaynaklarına sahip ülkelere karşı ilgisinin daha da artmasına yol açtı. BaÅŸkan Carter tarafından çizilen doktrine göre; bir devletin Basra Körfezi bölgesinde kuvvete baÅŸvurmak suretiyle, petrol üretimi, pazarlanması ve fiyatı üzerinde tekel kurmasına kesinlikle izin verilmeyecekti. Kuveyt’i iÅŸgal eden Irak’a karşı giriÅŸilen “Çöl Fırtınası Harekatı” Carter Doktrini’nin bugünde Amerikan politikasında yeri olduÄŸunu gösterdi.
Dünyanın Basra Körfezi’nden sonra ikinci en büyük petrol yataklarına sahip bölgesi ise Hazar Denizi Havza’sıdır. Hatta bazılarına göre havza Basra Körfezi ile eÅŸit rezerve sahiptir.17 SoÄŸuk SavaÅŸ zamanında SSCB Azerbaycan’dan ve Kazakistan’dan aldığı petrolü iÅŸledikten sonra tekrar dünya fiyatlarından bu ülkelere geri satıyordu. Kuveyt Azerbaycan’ın yarısı kadar olan petrol geliriyle dünyanın en zengin ülkesi iken, Azerbaycan’ın geri kalmış ülkeler arasında olmasının nedeni budur.18
SoÄŸuk SavaÅŸ bittiÄŸinde ise, Azerbaycan ve eskiden SSCB’nin siyasi ve ekonomik nüfuz alanı içinde olan diÄŸer bölge ülkeleri sahip oldukları kaynakları dünya pazarlarına çıkararak, Rus emperyalizminin tahrip ettiÄŸi ekonomilerini düzeltmek amacını güttüler.
Amerika da SSCB’nin çözülmesi ardından bölgeyle yakın temas içine girmiÅŸtir. Her yıl büyük artış gösteren dünya petrol talebinin karşılanmasında Irak ve İran rezervlerinin kullanılmasına karşı çıkan Amerika, Orta Asya petrollerinin ise Basra Körfezi petrollerine ilave ve alternatif bir kaynak olmasını planlamaktadır. Özellikle OrtadoÄŸu’nun istikrarsız yapısı ABD’nin elinin altında her zaman için saÄŸlam bir petrol kaynağı daha olmasını gerektirmektedir.
Nitekim Amerikalı petrol ÅŸirketleri bölgede petrol arama ve çıkarma yönünde Ruslar’la anlaÅŸmalar yapmaktadır. Böyle bir ekonomik potansiyel ABD’nin vaz geçemeyeceÄŸi bir kaynaktır. Exxon Corp. ve üç ortağının Rusya’nın doÄŸusunda 15 milyar dolarlık petrol ve gaz projelerine baÅŸlamaları iyi bir örnektir. Amerikan ÅŸirketlerin özellikle Sibirya’da keÅŸfedilen yeni petrol ve doÄŸalgaz yataklarının iÅŸletilmesine yönelik büyük yatırım projeleri vardır.19 ABD’nin Rusya ile herhangi bir gerginliÄŸe girmesi, olası projelerin askıya alınmasına neden olacaktır. Bu da Washington’ın Amerikan petrol ÅŸirketleri tarafından sıkıştırılması demektir. Böyle bir durumu her halde hiç bir Amerikan baÅŸkanı tercih etmez.
Hazar Denizi Havzası’nda 50 milyar varillik petrol rezervi olduÄŸu tahmin edilmektedir. Kazakistan’ın Tengiz bölgesi ise 9 milyar varillik rezerv açısından dünya sıralamasında onuncu sırayı almaktadır. Bölgedeki tüm bu petrol potansiyelinin, dış dünyaya, yani Akdeniz’e taşınması içinse üç olası seçenek vardır.
o Petrol hattının İran üzerinden geçmesi: Bu olasılık ABD tarafından kabul görememektedir. Çünkü ABD “terör merkezi” olarak tanımladığı İran’a karşı bir kuÅŸatma politikası yürütmektedir. Bu kuÅŸatma gereÄŸi, ABD, Batılı müttefiklerinden İran’a karşı geniÅŸ çaplı bir ambargo baÅŸlatmalarını dahi istemiÅŸtir. Amerika, bu politika gereÄŸi, İran’a gelir saÄŸlayacak ya da onun bölgedeki etkisini artıracak her türlü oluÅŸumun karşısında yer almaktadır.
o Petrolün BoÄŸazlar üzerinden Karadeniz’den taşınması: Rusya, en ekonomik yol olduÄŸu gerekçesiyle petrolün BoÄŸazlar’dan tankerlerle dünya pazarlarına çıkarılmasını savunmaktadır. Türkiye ise İstanbul ve Çanakkale’de yaÅŸayan insanların güvenliÄŸi ve çevre kirliliÄŸi nedeniyle bu tezi kabul etmemektedir. Türkiye bu tezi asla kabul etmeyeceÄŸini açıkça bildirmiÅŸtir.
o Petrolün Türkiye üzerinden taşınması: Hazar Petrolleri’nin taşınması için en uygun alternatifin Türkiye olduÄŸu açıktır. Bu Ceyhan’a akıtılırken Ermenistan ve Gürcistan olmak üzere iki güzergah seçeneÄŸi vardır.
Türkiye Ermenistan’ın KarabaÄŸ’ın iÅŸgaline son vermesi halinde boru hattının Ermenistan’dan geçmesini tercih etmektedir. Ermenistan’a bununla ilgili mesajlar yollayarak iÅŸgalin son verilmesi ve Azeri-Ermeni çatışmasının engellenmesi amaçlanmaktadır. Aslında Ermenistan enerji açısından tamamen dışa bağımlı bir ülkedir. Fakat Rusya’nın petrol yüzünden Türkiye ve Azerbaycan ile çekiÅŸmesi, siyasi açıdan Ermenistan’ın iÅŸine gelmektedir. Bunların yanı sıra Ermenistan’ın Yunanistan ile yaptığı savunma antlaÅŸması Türkiye tarafından iyi niyetten uzak bir tavır olarak anlaşıldığından, boru hattının Ermenistan’dan geçmesi uzak bir ihtimaldir.
Oldukça yoksul olan Gürcistan boru hattının kendi topraklarından geçmesini arzulamaktadır. Fakat henüz çözümlenmeyen Abhazya sorunu ve ülkede çok güçlü olan mafya iki istikrarsızlık unsurudur.
Bu çok bilinmeyenli denklem içinde Türkiye ne yazık ki doÄŸru politikayı uygulayabilmiÅŸ deÄŸildir. Hazar Petrolleri’nin Türkiye üzerinden akıtılması için giriÅŸilen boru güzergahı seçiminde bazı üst düzey Türk bürokratları stratejik bir hata yapmıştır. Bakü-Ceyhan hattının inÅŸasından önce Bakü-Supsa erken üretim hattının inÅŸasını savunulmuÅŸ, Bakü-Supsa hattının Bakü-Ceyhan’ın ilk adımı olduÄŸu düşünülmüştü.
Oysa Bakü-Supsa hattı da, sonuçta “Karadeniz formülü”ne yaramaktadır. Aslında bazı bürokratlarca erken üretim için Bakü-Supsa hattının savunulmasının hata olduÄŸu uyarısı yapılmıştı. BOTAÅž eski Genel Müdürü Hayrettin Uzun’un Emre Gönensay ile yaptığı tartışmalar kamuoyu tarafından da izlenmiÅŸti. Hayrettin Uzun’a göre Türk tezi, petrolün Akdeniz’e akıtılmasıdır. Bakü-Supsa hattını savunmak, petrolün Karadeniz’e getirilmesinin bir baÅŸka yoludur ve sonuçta kendi tezimizle çeliÅŸen bir durumdur. Bakü-Supsa hattı üzerinde yoÄŸunlaÅŸmak Türk tarafına Bakü-Ceyhan ana petrol hattını kazandırmayacağı gibi onun aleyhinde olacaktır. Nitekim Emre Gönensay’ın savunduÄŸu ve basiretsiz olarak tanımlanabilecek olan Süpha hattının inÅŸası fikrinin hatalı olduÄŸu ortaya çıkmıştır. Rusya Azerbaycan ile imzaladığı antlaÅŸmayla, 5 milyon ton olacağı hesap edilen erken üretim petrolünün tümünün Rusya üzerinden taşınması ve Novorossisk limanına sevk edilmesi kararlaÅŸtırıldı. Böylece Bakü-Supsa hattının ekonomik olarak varolma nedeni kalmamış oldu.
Bu arada Rusya ve Kazakistan arasındaki imzalanan antlaÅŸmayla Kazak petrolleri Novorossisk limanına getirilecek. Bu petrolün BoÄŸazlar’dan geçmesi demek ki, bu da Ankara ve Moskova arasında baÅŸlı başına büyük bir anlaÅŸmazlık konusu doÄŸuruyor.
Devlet-i Ali’den bu yana Moskova ile İstanbul arasında çekiÅŸme konusu olan BoÄŸazlar, bir kez daha iki baÅŸkent arasındaki bir çatışmanın merkezi oluyor.
BoÄŸazlar Sorunu
BoÄŸazların bugünkü durumunu belirleyen sözleÅŸme 20 Temmuz 1936 yılında imzalanmıştır. Sözkonusu Montreux Konvansiyonu’yla BoÄŸazlar’ın egemenliÄŸi Türkiye’ye bırakılmıştır; ama ticaret gemilerine bayrağı ve yükü ne olursa olsun barış zamanında gündüz ve gece serbestçe geçebilme serbestisi saÄŸlanmıştır.
Ancak 1936 yılında makul ölçülerde olan boÄŸaz trafiÄŸi, giderek büyüyerek tehlikeli boyutlara varmıştır. BoÄŸazlar’dan geçen ticaret gemilerinin yıllık toplam tonitosu 1960′ta 28.7 milyon ton iken, 1970′te 63.6 milyon ton, 1980′de 139.8 ve 1989′da 160.6 milyon tona çıkmıştır.20
Öte yanda İstanbul BoÄŸazı’nda yılda 30.000 dolayında Türk ve yabancı bayraklı gemi transit geçiÅŸ yaparken, buna ek olarak Asya ve Avrupa sahilleri arasında deniz otobüsleri, dolmuÅŸ ve vapurlar 1.400 sefer yapmaktadır. Bu yoÄŸun trafik nedeniyle 1983-1993 yılları arasında 167 önemli kaza olduÄŸunu da unutmamak gerekir. Ayrıca 1988 yılından sonra yıllık kaza oranı da % 35 artmıştır.21
Bu geliÅŸmeler üzerine “BoÄŸazlarda ve Marmara Bölgesinde Deniz Trafik Düzenine İliÅŸkin Tüzük” yürürlüğe sokulmuÅŸtur. Bu tüzükle, diÄŸer konuların yanısıra özellikle 150 metre ve daha büyük gemilerin geçiÅŸleri çeÅŸitli kurallara tabi kılınmaktadır. Bu tüzük sonrasında kaza oranı ortalama altıda bir oranında azalmıştır.22
Halen BoÄŸazlar’dan yılda 30-35 milyon ton petrol taşınmaktadır. BoÄŸazlar bu hacimle transit geçiÅŸ kapasitesini zaten doldurmuÅŸ durumdadır. Rusya’nın istediÄŸi gibi Hazar ve Tengiz petrollerinin BoÄŸazlardan geçmesi yılda 90-100 milyon tonluk petrolün taşınması demektir. Bu da güvenlik açısından BoÄŸazların 300 gün kapatılmasını gerektirmektedir.
Rusya Türkiye’nin uygulamaya koyduÄŸu tüzüğe raÄŸmen Kazakistan’la 27 Nisan 1996′da Kazak petrollerinin Novorossisk limanına taşınması için protokol imzalamıştır. Bu da bu petrolün taşınması için BoÄŸazlar’ın seçildiÄŸini göstermektedir. Bir baÅŸka deyiÅŸle, Rusya, petrolü Türkiye’ye raÄŸmen boÄŸazlardan geçirme düşüncesindedir.
Nitekim Rusya kısa bir süre önce Türkiye’nin uygulamaya koyduÄŸu yeni tüzük konusunu BM Genel Kurulu’na getirerek, Türkiye üzerinde baskı oluÅŸturmaya çalışmaktadır. Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Sergei Lavrov, BoÄŸazlar’dan geçiÅŸleri düzenleyen tüzükle ilgili olarak, Genel Sekreter Butros Gali’ye gönderdiÄŸi ikinci mektupta, Türkiye’nin baÅŸlattığı uygulamayla 1936 tarihli Montreux SözleÅŸmesi’ni ihlal ettiÄŸini, geçiÅŸ yapacak gemilere kısıtlama koyduÄŸunu ve BoÄŸazları suni nedenlerle kapatma eÄŸilimi içine girdiÄŸini iddia etmiÅŸtir. Rusya’nın BoÄŸazlar’dan geçiÅŸ meselesini ısrarla BM Genel Kurulu’na getirme giriÅŸimleri, Türkiye üzerinde baskı oluÅŸturmaya yöneliktir.
Öte yandan, Rusya Türkiye’nin BoÄŸazlar konusunda aldığı tutum üzerine petrolü taşımak için yeni bir alternatif plan da geliÅŸtirmiÅŸtir. Buna göre, Novorossisk’ten sonra gemiyle Karakdeniz’i geçen petrol sonra Bulgaristan’ın Burgaz limanı ile Yunanistan’ın DedeaÄŸaç limanı arasına döşenecek boru hattı ile Akdeniz’e indirilebilecek. Böylece Türkiye devreden çıkarılmış olacak. Her ne kadar bu proje BoÄŸazlar’daki petrol yükünü hafifletse de, Türkiye’nin petrollerden mahrum bırakılması anlamına geleceÄŸi için Türk çıkarlarına ciddi bir tehlike oluÅŸturuyor.
Hangi proje uygulanırsa uygulansın, sonuçta hep aynı stratejik denklem çıkmaktadır: Rusya ve Türkiye, ciddi bir çıkar çatışması içindedirler. Başka konularda ortaya çıkan bu çatışma, petrol konusunda da çok belirgin bir biçimde kendini göstermektedir.
“Türk Zirvesi”ne Rusya’nın Tavrı
Türk-Rus cepheleÅŸmesine konu olan en önemli geliÅŸmelerden biri, doÄŸal olarak, Türkiye’nin Türki Cumhuriyetlerle olan iliÅŸkileridir.
Türkiye’nin bu cumhuriyetlerle sahip olduÄŸu ortak dil ve kültürü, politik ve ekonomik gücü, demokratik, çaÄŸdaÅŸ ve modern kimliÄŸi ile, Orta Asya için bir model olabileceÄŸi açıktır. Nitekim bağımsızlıklarının ardından Türkiye’nin bu özellikleri sözkonusu yeni cumhuriyetlerin de ilgisini çekmiÅŸ, Türkiye’yi bir “aÄŸabey” olarak algıladıklarını açıklamışlardı.
Bu geliÅŸmelerin ışığında, liderler, iÅŸbirliÄŸi olanaklarının artırılması amacıyla 29 Ekim 1992 tarihinde Ankara’da bir araya geldiler. Türkiye CumhurbaÅŸkanı Turgut Özal’ın ev sahipliÄŸi yaptığı bu toplantıya Azerbaycan CumhurbaÅŸkanı Ebulfeyz Elçibey, Kazakistan CumhurbaÅŸkanı Nursultan Nazarbayev, Kırgızistan CumhurbaÅŸkanı Askar Akayev, Türkmenistan Devlet BaÅŸkanı Saparmurad Niyazov, Özbekistan CumhurbaÅŸkanı İslam Kerimov katıldı. BeÅŸ ülkenin Ankara’da büyükelçiliklerini açmasıyla geliÅŸen bu zirvenin sonunda Ankara Bildirisi olarak isimlendirilen belge imzalandı. Bu 11 maddelik sonuç bildirisinde devletlerin birbirleriyle olan iliÅŸkilerinde “içiÅŸlerine karışmama” ve “eÅŸitlik” ilkesinin gözetileceÄŸi, demokrasi, laiklik, sosyal adalet ve piyasa ekonomisi ilkelerinin esas alınacağı vurgulandı.
İkinci zirve İstanbul’da bir sene gecikmeyle 1994 yılında yapıldı. Yine bu zirvenin sonunda yayınlanan bildiride iÅŸbirliÄŸi alanları ve dayanışmanın ölçüleri belirlendi. Ayrıca bildiride toplantıların DışiÅŸleri Bakanlarının yapacakları danışma toplantılarıyla zirvede alınan kararların uygulamalarını gözden geçirecekleri ÅŸeklinde bir karar da yer aldı.
Bu iki zirve Moskova’da alarm zillerinin çalmasına yetti. Rus yönetimi, Türkiye’nin Türki Cumhuriyetler üzerindeki etkisinin artacağı ve Ankara’nın bölgede bir nüfuz alanı yaratmak niyetinde olduÄŸu endiÅŸelerine kapıldı. Rus DışiÅŸleri Bakanlığı sözcüsü Demurin’in, “İstanbul’da etnik temele dayalı bir zirvenin Rusya’yı tedirgin etmemesi düşünülemez” ÅŸeklindeki ifadesi Moskova’nın bu konudaki rahatsızlığının bir ifadesidir. Ankara ise kesinlikle bir yayılmacılık peÅŸinde koÅŸmadığını, bu toplantıların Rusya’ya karşı yapılmadığını belirtmiÅŸtir. Süleyman Demirel İstanbul Zirvesi’ne katılanlar adına ÅŸu mesajı vermiÅŸtir:
Türkiye Cumhuriyeti olarak ülkemizin oluşturduğu coğrafyayı, müstakbel bir nüfuz alanı veya bir rekabet bölgesi olarak görmüyoruz. Bilakis, elele vererek bu bölgenin bir işbirliği ve dayanışma alanı haline getirilmesinin, ülkelerimizin ve bölgemizin kalkınmasına ve refahına ve böylece dünya barışına hizmet edeceğine inanıyoruz.
Türki Cumhuriyetler ile aynı dili, dini ve kültürü paylaÅŸan Türkiye’nin, bu cumhuriyetler ile yakınlaÅŸmasından daha doÄŸal hiçbir ÅŸey olamaz. Ancak baÅŸtan beridir vurguladığımız gibi, Moskova Türk dünyasındaki bu müstakbel bütünleÅŸmeden son derece rahatsızdır ve bunu engellemek için bir yandan Orta Asya cumhuriyetlerini kendi egemenliÄŸi altına almak için uÄŸraÅŸmakta, bir yandan da Türkiye’yi zayıflatmayı denemektedir. Bu ikinci hedefi için kullandığı yeni araçların başında da “Kürt kartı” gelmektedir.
Rusya’nın “Kürt Kartı”
Moskova’nın Türkiye’yi zayıflatmak için uyguladığı en önemli taktik, düşmanımın düşmanı dostumdur mantığına dayanıyor. Rusya’nın bölücü terör örgütü PKK’yı desteklemesi de bunun en çarpıcı örneÄŸidir. Hollanda ve Avusturya’dan sonra üçüncü genel kurul toplantısını Moskova’da 1995 yılında gerçekleÅŸtiren PKK, sözde “Kürt sürgün parlamentosu”nu Rus Parlamentosu’na ait resmi bir binada topladı. Türkiye’nin tüm uyarılarına raÄŸmen Moskova’da yapılan bu toplantı ardından Türkiye Rusya’ya iki ayrı nota verdi.
Fakat Moskova’nın tavrı deÄŸiÅŸmedi. Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı Duma’ya baÄŸlı Jeopolitik Sorunlar Komitesi tarafından 20 Mayıs 1996′da düzenlenen “Kürt Sorunun Çözüm Yolları” konulu toplantıda KGB üst düzey yetkililerinden Aleksandır Nevzerov, PKK’yı terör örgütü olarak görmediklerini belirtti.23 Ayrıca eski Sovyet topraklarında yaÅŸayan Türk asıllı halkların içiÅŸlerine karışmasını önlemek amacıyla, Türkiye’ye karşı “Kürt kartı”nın kullanılabileceÄŸini söyledi.24
Uluslararası platformlarda terörizmle mücadele antlaÅŸmalarına imza atan Rusya, bundan bir ay sonra da PKK’yı “Kürt ulusal demokratik mücadelesinin önderi” olarak tanımladı ve “Rusya etrafında egemen hale gelen düşman devletler halkasına karşı Kürtleri müttefik” ilan etti.25
Duma Jeopolitik Sorunlar Komitesi’nin yaptığı en son toplantıda baÅŸkan Aleksi Mitrafanov “Kürt sorununun, Çeçen sorunu gibi bir geliÅŸme göstererek, savaÅŸa dönüşebileceÄŸini” söyleyerek Ankara’ya dolaylı bir mesaj yollamayı da ihmal etmedi.26
Duma bünyesinde kurulan Kürdistan Sorunları Çalışma Grubu’nun hazırladığı raporlarla, sözde Türk yayılmacılığının engellenmesi amacıyla yeni stratejiler belirlenmiÅŸtir. Raporda “Türkiye’nin, KarabaÄŸ’dan Çeçenistan’a, Dağıstan’dan Abhazya’ya, Kırım’dan Bulgaristan’a, Arnavutluk’tan Bosna’ya uzanan geniÅŸ bir alanda yayılmaya çalıştığı” öne sürülmektedir. Ayrıca Türkiye’nin öncülük ettiÄŸi “Karadeniz Ekonomik İşbirliÄŸi Projesi” de “Osmanlı Federasyonu” olarak tanımlanmaktadır.
Raporda Türk yayılmacılığına karşı Rusya’nın İran, Ermenistan, Gürcistan, Irak ve gelecekte Kürdistan’la ittifak kurulması gerektiÄŸi belirtilmektedir. Bunun yanısarı Türkiye’nin yayılmasının engellemenin en etkili yolu Türkiye’nin iç istikrarını bozarak dış politikayla ilgilenmesini önlemek ÅŸeklinde özetlenmiÅŸtir.27
Ermenistan da Rusya’nın Türkiye’ye karşı uygulanacak “Kürt”açılımında kendine düşen görevi üzerine almıştır. Moskova’nın bu sadık müttefiki, PKK’nın kamplarına topraklarını açarak terör örgütünün Türkiye’ye sızmasını saÄŸlamaktadır.28 Tüm bu geliÅŸmeler “Kürt kartı”nın Rusya tarafından önümüzdeki dönemde de yoÄŸun biçimde kullanılacağını göstermektedir.
Orta Asya ve Kafkasya’nın Rusya İçin DeÄŸeri
Orta Asya ve Kafkasya’yı Rusya açısından önemli kılan farklı faktörler var. En önemlilerinden biri, bölgedeki baÅŸta petrol ve doÄŸalgaz olmak üzere yüksek rezervli doÄŸal kaynaklardır. SSCB döneminde Rusya, ihtiyacı olan bu hammaddeleri dünya fiyatlarının çok altında alıp kendi ihtiyacı için kullanıyordu. Hatta bu hammaddeleri iÅŸledikten sonra tekrar aldığı ülkeye satıyordu. Böylece hammaddeleri satın aldığı cumhuriyetlerin ekonomilerini kendine bağımlı hale getirmiÅŸti.
Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanmaları ardından Rusya için hammadde bulamama tehlikesi ortaya çıkmıştır. Kendi ekonomisi için hayati önem taşıyan hammaddeleri hala bu cumhuriyetlerden sağlamaktadır. Hazar ve Kazak petrolleri üzerindeki ısrarının nedeni budur.
Bu ekonomik faktörün yanısıra, Rusya’nın geleneksel yayılmacı ideolojisinden ve hegemonik Rus milliyetçiliÄŸinden köken bulan ciddi bir siyasi faktör vardır. Moskova, eski SSCB toprakları üzerinde kendine yeni bir “hayat sahası” oluÅŸturmak istemektedir ve bu hayat sahası Orta Asya ve Kafkasya’sız düşünülemez.
Rusya stratejisi incelendiÄŸinde bu siyasi hedef kolaylıkla gözlemlenebilir. SSCB’nin çöküşünün ardından kısa sürede toparlanan Moskova, eski “sömürge”lerini yeniden kazanmak için siyasi bir süreç baÅŸlatmıştır. Bağımsız Devletler TopluluÄŸu (BDT) bu amaçla kurulmuÅŸ ve eski “sömürgeler”, kimi zaman çeÅŸitli baskılar da devreye sokularak bu zoraki çatı altına çekilmiÅŸtir. Son olarak BDT’de iÅŸbirliÄŸini daha arttırmak amacıyla, Entegre Devletler TopluluÄŸu (EDT) adı altında bir gümrük birliÄŸi kurulmuÅŸtur. Bu oluÅŸuma BDT’den Kazakistan, Belarus ve Kırgızistan katılmıştır. Özbekistan ise Moskova’nın baskılarına karşı direnerek bu birlikte yer almamıştır. EDT’nin oluÅŸumundan sonra Moskova zamanla diÄŸer BDT ülkelerini de kapsayacak, siyasal, ekonomik ve savunma alanlarında bütünleÅŸmeyi öngören Egemen Cumhuriyetler TopluluÄŸu’nu (ECT) kurmuÅŸtur. Böylece eski Sovyetler BirliÄŸi Cumhuriyetleri’ni BDT, EDT ve ECT olarak üç grupta toplayarak kendi liderliÄŸinde bir sistem kurmak amacındadır.
Moskova, bu amacını, Rus Parlamentosu’nun SSCB’ye son veren Aralık 1991 kararının geçersiz olduÄŸunu ilan ederek, Rus İmparatorluÄŸu’nu yaÅŸatmak isteyen güçlerin önündeki hukuksal engelin kaldırılmasıyla da belli etmiÅŸtir. Boris Yeltsin’in 12 Aralık 1993′te yapılan seçimlerin sonrasında yeni yasama dönemi ile ilgili bir konuÅŸması oldukça anlamlıdır. Yeltsin konuÅŸmasında, Rusya’nın uluslararası arenada “yitirdiÄŸi mevzileri yeniden ele geçirerek Rusya’nın süper güç niteliÄŸini yeniden kazanacağını” belirtmiÅŸtir.29 Ayrıca yedi yıl Türkiye’de bulunduktan sonra Mart 1994′de DışiÅŸleri Bakan Yardımcısı olan Albert ÇerniÅŸev’in sözleri Rusya’nın hedefini açıkça ortaya koymaktadır: “Sovyetler BirliÄŸi’nin dağıtılması büyük hataydı… Åžimdi bu hata düzeltilmeye çalışılıyor.”30
“Hata düzeltme”nin en ısrarla uygulandığı bölge ise Orta Asya’dır. Rusya Orta Asya’daki güvenliÄŸin ortak askeri güçle saÄŸlanması yolundaki isteklerine Kazakistan’ın olumlu cevap vermesi ile 21 Ocak 1995′te antlaÅŸma imzalamıştır. Kazak ordusunun 40.000 askerden oluÅŸması ve zaten Kazakistan sınırlarının Rus askerleri tarafından korunuyor olması ordunun birleÅŸmesinin askeri olmaktan çok siyasi bir anlamının olduÄŸunu gösteriyor. Bu da Rusya’nın Orta Asya’daki nüfuzunun geniÅŸlemesi çabalarının bir sonucudur.31
Kafkasya da Rusya açısından çok önemli özellikler taşımaktadır. Birincisi Kafkasya coÄŸrafya olarak Orta Asya’nın kapısıdır. Ayrıca Rusya için iki büyük rakip olan Türkiye ve İran’ın kesiÅŸme noktasıdır. Bu nedenle Stalin buradaki cumhuriyetlere Ruslar’ı yerleÅŸtirmiÅŸti. Bugün bile bu Rus nüfus Moskova’nın yeni politika ve hedefleri için zemin olarak kullanılmaktadır. Kafkasya’yı önemli kılan diÄŸer özellik ise Kafkasya’nın OrtadoÄŸu yolunun üzerinde olmasıdır.
Kafkasya’nın Rusya için bir önemi de güvenlik kaygısından ileri gelmektedir. Rusya’nın Batı, Kuzey ve DoÄŸu sınırlarını zor iklim ÅŸartlarından meydana gelen doÄŸal bir güvenlik alanı oluÅŸturmaktadır. Napolyon ve Hitler bu iklim ÅŸartlarına yenik düşenlerin en ünlüleridir. Rusya’nın güney sınırı ise onun “yumuÅŸak karnı”dır. Bu yüzden Rusya güney sınırını ileriye yasakürerek güvenlik alanını geniÅŸletmek ihtiyacı hissetmektedir. İkinci Dünya Savaşı ertesinde Rusya’nın Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı istemesinin nedeni de budur.
Rusya tüm bu sebeplerden dolayı Kafkasya’daki askeri varlığını her ne ÅŸekilde olursa olsun devam ettirme eÄŸilimindedir. Bu nedenle Transkafkasya’da karışıklıkları arttırarak kendi askeri varlığı için bahane yaratmıştır. Bunun yanısıra Rusya, Ermeniler ile Azeriler, Gürcüler ile Abhazlar arasında olan çatışmaların ve Gürcistan’daki iç savaşın çözümlenmesinin ancak Rus varlığı ile son bulacağı telkinini yapmıştır. Bu çatışmaların çözümsüz bir hal alması sonunda bu ülkeler istikrar saÄŸlamak maksadıyla Moskova yönetimine sarılmışlardır. Rusya İmparatorluÄŸu’nun daha önce sayısız kereler kulladığı “kazanmak için bölmek ve sonra zaferi de kuvvet kullanarak perçinlemek” politikası böylece bir kez daha iÅŸe yaramıştır.32
“Hata düzeltme”nin en baÅŸarılı iki örneÄŸi Gürcistan ve Ermenistan’dır. Rusya, bu iki ülke ile, gerektiÄŸinde tehdit yoluyla, anlaÅŸarak topraklarında askeri üsler kurmuÅŸtur. Ermenistan sınırı 1992 yılından beri Rus askerleri tarafından korunmaktadır. Ermeni hava sahası ise artık Rus savaÅŸ uçakları tarafından denetleniyor. Azerbaycan sınırının Rusya tarafından korunabilmesini saÄŸlayacak anlaÅŸma Mayıs 1996′te imzalanacaktır. Böylece Moskova bölgede bir güvenlik kuÅŸağı oluÅŸturmuÅŸ olurken, bir yandan da Çeçen gerillalara gidecek Azeri yardımını engellenmiÅŸ olacaktır. Transkafkasya ülkelerinin sınırlarının Rusya tarafından korunmasının Türkiye açısından bir baÅŸka anlamı da, SSCB dağıldıktan sonra ortak sınırı kalmayan Türkiye ve Rusya’nın, tekrar sınırdaÅŸ ülke konumuna gelmiÅŸ olmalarıdır.
Rusya kurduÄŸu 58. Ordu’yu Çeçen topraklarına yerleÅŸtirmiÅŸ, Rusya Kara Kuvvetleri Komutanı Vladimir Semyonov ise “Kuzey Kafkasya’nın en güçlü ve savaÅŸa en hazır askeri bölge haline geldiÄŸini, en yeni silahların bu bölgeye yerleÅŸtirildiÄŸini” belirterek güç gösterisinde bulunmuÅŸtur.33 Rusya’nın Ermenistan ve Gürcistan’daki üsleri birinci, 58. Ordu ise ikinci savunma duvarını oluÅŸturma durumundadır. Böylece Kafkasya’ya örülen iki kalın duvarla Türkiye, Nahçıvan’la olan sınırı dışında bölgeden dışlanmış olmaktadır.
Çeçenistan’daki savaÅŸ Moskova açısından büyük önem taşımaktadır. Çeçenistan’ın bağımsızlığı kabul edilirse bu isteÄŸin Rusya Federasyonu içindeki diÄŸer cumhuriyetlere de sıçramasından çekinilmektedir. “Domino taşı” etkisinden korkan Rusya, Çeçen bağımsızlığını engellemek amacıyla son derece kanlı bir savaÅŸ yürütmektedir.
Aslında, Çeçenistan’daki savaÅŸ, Rus ordularının harekete geçmesinden de önce baÅŸlamıştır. Bağımsızlık ilanının ardından, Moskova, önce Dudayev’i bir iç çatışma ile iktidardan indirmek istemiÅŸtir. KGB, Çeçen muhalefet liderlerinden Ömer Avturhanov ve Beslan Kandemirov’u Dudayev’e karşı kışkırtmış, 26 Kasım 1994′te bu iki muhalefet liderinin hükümete karşı ayaklanması, Moskova’nın planı uyarınca gerçekleÅŸmiÅŸtir. Rus BaÅŸbakan Viktor Çernomırdin’in bu saldırı öncesi Avturhanov ve Kandemirov’la Moskova’da görüşmesi yeterince anlamlıdır.34 Ancak muhalefet güçlerinin düzenlediÄŸi bu ayaklanma baÅŸarısızlıkla sonuçlanmış, bunun üzerine Dudayev’i indirmekten ümidini kesen Rusya, savaşı resmen baÅŸlatarak Çeçenistan’a girmiÅŸtir.
SavaÅŸ iki yıldır sürmektedir. Ve Moskova yönetiminin Çeçenistan politikasında herhangi bir deÄŸiÅŸiklik gözükmemektedir. Rusya’daki seçimlerin doÄŸurduÄŸu iç hesaplar nedeniyle Yeltsin’in Çeçenistan’ın yeni lideri Yandarbiyev ile barış masasına oturmasının geçici bir manevra olduÄŸu ortaya çıkmıştır. Zira Çeçenistan’dan geçen petrol boru hattının güvenliÄŸinin saÄŸlanamaması durumunda, Rusya’nın büyük önem verdiÄŸi Hazar Petrolleri’nin Gürcistan’ın Poti limanına aktarılması alternatifi güçlenecektir. Bu, Rus politikacılar açısından kabul edilemeyeceÄŸinden Moskova’nın bölgeye daha ağır biçimde yükleneceÄŸi kesindir.
Amerikan-Rus “Stratejik Ortaklığı”nın Mantığı
Åžimdiye dek incelediÄŸimiz bilgilerin ortaya koyduÄŸu tablo; Rusya’nın eski SSCB coÄŸrafyası, özellikle de Orta Asya ve Kafkasya üzerinde tekrar güçlü bir egemenlik elde etmek istediÄŸini ve bu yolda ciddi bir çaba içinde olduÄŸunu göstermektedir.
Ancak artık “ayan beyan” ortada olan bu gerçekten daha ÅŸaşırtıcı ve düşündürücü bir gerçek daha vardır: Rusya’nın emperyal bir güç olarak yeniden sahneye çıkması, SSCB’nin çöküşünün ardından dünyanın tek süper gücü ve en önemli siyasi otoritesi olan ABD’yi pek rahatsız etmemektedir. Aksine, Amerikan yönetimi, bu eski düşmanına ısrarla büyük çaplı ekonomik ve siyasi destekler vermektedir.
Bu, kuşkusuz iyi analiz edilmesi gereken bir durumdur. Çünkü Rus emperyalizminden daha da tehlikelisi, Amerikan destekli ya da Amerikan onaylı Rus emperyalizmidir.
ABD’nin bu tavrını açıklamaya çalıştığımızda, öncelikle herkes tarafından sözü edilen “Rusya’yı yeniden komünist olmaktan koruma” düşüncesiyle karşılaşırız. Buna göre, ABD, Yeltsin’in Rusya’sına, serbest piyasa ekonomisinin geliÅŸmesi ve komünizmin ya da aşırı milliyetçiliÄŸin (Jirinovski sendromu) hortlamaması için için yardım yapmaktadır. Bu siyasi olduÄŸu kadar ekonomik bir gerekliliktir: Amerikalı ÅŸirketlerin Rusya üzerinde büyük yatırım projeleri vardır. SSCB sonrası ABD için Rusya büyük bir pazar olarak önem kazanmıştır.
Amerikan desteÄŸinin stratejik anlamı ile ilgili olarak da farklı yorumlar yapılmaktadır. Bir kavle göre, yapılan yardımlarla, Rusya’nın elindeki nükleer gücü gelir elde etmek amacıyla Üçüncü Dünya Ülkeleri’ne satmasının engellenmesi amaçlanmaktadır. Sözü edilen bir diÄŸer hesap, jeopolitik biliminin babası sayılan Harold Makinder’in öne sürdüğü ve Avrupa’da ve dünyada barışın saÄŸlanması için Slavlar ile Germenlerin birleÅŸmelerini engellemeyi öngören stratejik “tedbir”dir: Bu görüş gereÄŸince Rusya’nın ekonomik olarak Almanya’ya muhtaç olmasını engellemek gerekir. Almanya ile birleÅŸmiÅŸ bir Rusya’nın daha tehlikeli ve kontrol edilemez olduÄŸu fikri bu argümanın temelini oluÅŸturmaktadır.
Bir baÅŸka görüş ise, Washington’ın kendi Asya politikasının bir unsuru olarak Rusya’yı desteklediÄŸi yönündedir. buna göre, Asya’da ABD’nin karşısında yer alan Çin ve Hindistan’ın frenlenmesi için Rusya’nın güçlenmesi tercih edilmektedir
Fakat Rusya’ya verilen Amerikan desteÄŸini açıklamak için kullanılan tüm bu argümanlar, gerçek ve uzun vadeli bir stratejik pozisyondan çok, bazı taktik hesapları ya da en azından kısa vadeli stratejilere dayanmaktadır.
Washington ile Moskova arasındaki yakınlaÅŸmanın uzun vadeli stratejik anlamını çözebilmek içinse, Washington’ın SoÄŸuk SavaÅŸ sonrasında oluÅŸacak dünya ile ilgili olarak tahminlerine bakmak gerekir. Bu tahminlerin en önemlilerin biri, Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” baÅŸlıklı ünlü makalesinde tasvir edilen ve gelecekteki dünyanın dinler temelinde bir büyük cepheleÅŸmeye sahne olacağını öne süren tezdir. Huntington’ın makalesinin gerçeklere ne denli uygun olduÄŸu tartışılabilir, ama bu tartışma, bu tezin ABD’deki siyasi elitler ve strateji üretim kurumları tarafından geniÅŸ bir kabul gördüğü gerçeÄŸini deÄŸiÅŸtirmeyecektir.
Sözkonusu tez, bilindiği gibi dünyanın yakın gelecekte medeniyetler bazında siyasi bloklara ayrılacağını ve Batı ile İslam medeniyetleri arasında büyük bir çatışma yaşanacağını kehanet etmektedir. Bunun doğal sonucu da şudur: Batı, yani en başta Amerika, İslam medeniyeti ile girişeceği bu büyük çatışmaya şimdiden hazırlanmalıdır.
Bu hazırlanmanın farklı bir kaç boyutundan biri de, Batı’nın, yani en baÅŸta Amerika’nın, “düşman” medeniyete karşı, aynı Sovyetler BirliÄŸi’ne karşı yaptığı gibi “KuÅŸatma” (Containment) uygulamasıdır. Bu kuÅŸatma ise, doÄŸal olarak, “İslam medeniyeti” ile sorunlu olan baÅŸka ülke ve medeniyetlerin ABD ile ittifak kurmaları ile gerçekleÅŸecektir.
Rusya ve onun lideri olduÄŸu “Ortodoks-Slav Medeniyeti” iÅŸte bu “İslam’ın kuÅŸatılması” planında Washington için vazgeçilmez bir müttefiktir. İslam’la yıldızı tarih boyunca hiç barışmamış olan Rusya ve onun yine geleneksel “anti-İslami” konuma sahip olan Sırbistan ve Yunanistan gibi Slav-Ortodoks dostları, bugün de İslam’a karşı kullanılabilecek ideal bir “kart” pozisyonundadırlar. Özellikle Rusya, Washington tarafından, güneyindeki İslami kuÅŸaktaki “tehlikeli” geliÅŸmelere karşı büyük bir güvence olarak görülmektedir.
Moskova da aynı İslami kuÅŸak ve en iyi örneÄŸi Tacikistan’da görülen “tehlikeli” geliÅŸmelere karşı son derece duyarlıdır. Kremlin’in 1979′da Afganistan’ı iÅŸgal etmesinin ardındaki asıl hedefin, “İslami bir domino etkisini engellemek” olduÄŸu göz önünde bulundurulursa, Moskova’nın da “İslam’ın kuÅŸatılması” tezine ne denli yatkın olduÄŸu görülebilir.
Amerikan-Rus stratejik ortaklığının örtülü mantığını ortaya koyan bu tablo, Washington’ın en ünlü ve “saygıdeÄŸer” stratejisyenlerinden biri olan eski DışiÅŸleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger tarafından henüz 1992 yılında onaylanmıştı. Orta Asya konusunda ABD ile Rusya Federasyonu’nun çıkarlarının uyuÅŸtuÄŸunu ileri süren Kissinger, “Orta Asya’da İslami radikalizmin yayılması halinde bunun OrtadoÄŸu’yu da etkileyeceÄŸini” söylemiÅŸ, “İslami radikalizmin ‘en ÅŸiddetli biçimde’ Rus çıkarlarına da aykırı olduÄŸunu, dolayısıyla Washington’ın Moskova ile iÅŸbirliÄŸi yapabileceÄŸini” açıklamıştı.35
Rusya’nın ABD ile iliÅŸkilerinde kullandığı argümanlara bakıldığında da, bu “İslam’ın kuÅŸatılması planı içinde yer alabilme” çabasının baskın olduÄŸu görülür. Konstantin Peshakov’un ifadesiyle, “Yeni Rus dış politikası, Batının birçok sebeplerle hassas olduÄŸu ve çok tehlikeli olarak algıladığı İslam Fundamentalizmi konusunu ısrarla iÅŸlemektedir.”36 Yeltsin’in danışmanı Andranik Migranyan ise, “Rusya ve Yakın Sınır Ötesi” baÅŸlıklı bir makalesinde, Rusya’nın kendisine biçilen “anti-İslam” misyonu yerine getirmeye hazır olduÄŸunu duyurmaktadır:
…Milli ve dini baÄŸnazlık çizgisinde bulunan ve otoriter devlet yönetimleri benimseyen Türkiye ve İran, Kafkasya’daki Hıristiyan halklar şöyle dursun, Müslüman halklara bile asgari haklar saÄŸlayamazlar… Laik ve bölgesel federasyon ilkelerine göre kurulacak halk ve din gruplarını koruyabilecek yegane devlet Rusya’dır….
…Kafkasya’nın (BDT’den) kopması, İslam hegemonyasının Orta Asya ve Kazakistan’a kolayca girmesine ve Müslümanların yaÅŸadığı Rusya’nın iç bölgelerine ulaÅŸmasına yol açabilir. Bu nedenle Rusya’nın Transkafkasya’da aktif politika izlemesi ve bütün bu bölgenin BDT’nin jeopolitik alanıyla bütünleÅŸmesinin saÄŸlanması, Rusya’nın güvenlik ve istikrarı için öncelikli önem taşımaktadır.37
Amerika ile Rusya arasındaki bu anti-İslami zeminli stratejik iÅŸbirliÄŸinin en belirgin örneklerinden biri de Çeçenistan’da görüldü. Çeçen direniÅŸine karşı Amerika’nın Rusya’ya sonuna kadar destek verdiÄŸi, Dudayev’in ÅŸehit edilmesinden kısa bir süre önce Clinton’ın Rusya’ya yaptığı ziyaret sırasında ayan beyan ortaya çıkmıştı. Clinton, Yeltsin’le yaptığı ortak basın toplantısında, Çeçenistan’ın Rusya’nın bir parçası olduÄŸunu ilan etmiÅŸ ve Amerikan İç Savaşı’nın kiÅŸi başına düşen ölümler açısından 20. Yüzyıldaki her savaÅŸtan daha fazla kayba yol açtığına dikkat çekerek, “Abraham Lincoln, hiçbir devletin bizim BirliÄŸimizden ayrılmaya hakkı olmadığını göstermek için hayatını verdi” demiÅŸti.
Çeçen direniÅŸinin büyük lideri, “Kafkas Kartalı” Cahar Dudayev Clinton’ın Rusya ile ittifak ilan eden bu mesajının hemen ardından, 23 Nisan günü, bir Rus füzesi tarafından ÅŸehit edildi. Ruslar, Dudayev’in yerini önceden belirlemiÅŸler ve hassas bir füze ile vurmuÅŸlardı büyük komutanı.
Ancak bu “yüksek teknoloji” biraz kafa karıştırdı. Hantal ve demode Rus ordusunun bu denli hassas bir operasyonu baÅŸarı ile gerçekleÅŸtirmiÅŸ olması biraz ÅŸaşırtıcıydı.
Ne var ki, olayın iç yüzü bir süre sonra anlaşıldı. Anti-İslami ittifak, Çeçen liderinin katledilmesinde de iÅŸlemiÅŸti. Cahar Dudayev, Amerikan istihbarat servisinin saÄŸladığı uydu ve elektronik destekle topraÄŸa düşmüştü. Dudayev’in korunmasından sorumlu olan Ebu Nukayev, Dudayev’in uydu telefonunun sinyallerinin belirlenmesinde, CIA’nın Rusya Federal Güvenlik Servisi’ne (KGB) yardım ettiÄŸini açıkladı. Nukayev, Rusya’nın Dudayev’i vurmak için daha önce de giriÅŸimlerde bulunduÄŸunu, ancak baÅŸaramadığını, bu nedenle ABD’ye ait uyduların kullanılması için yardım istediÄŸini söylüyordu.
Sözkonusu anti-İslami ittifak, Kafkas Kartalı’nı ortadan kaldırmayı baÅŸardı. Ancak kuÅŸkusuz Çeçen direniÅŸini bitirmeyi baÅŸaramayacak. Bu, Çeçenistan’da duvarlara yazılan yazılardan da anlaşılıyor: “Cahar! Halkınla gurur duyabilirsin”…
Amerika ile Rusya arasındaki ittifakın bu “anti-İslami” zemini, SSCB’nin dağılmasının ardından sürpriz bir biçimde bölgeye giren ve beklenmedik bir etkinliÄŸe ulaÅŸan İsrail’in stratejik kaygılarıyla da yakından ilgilidir. Bu nedenle, bu noktada Yahudi Devleti’nin Orta Asya steplerinde ne aradığı sorusuna da deÄŸinmek yararlı olacaktır.
İsrail Neden Orta Asya’da?
SSCB’nin dağılmasıyla birlikte Orta Asya’daki Müslüman Cumhuriyetlerin birbiri ardına bağımsızlıklarını elde etmesinin önemi, pek çok devletten önce İsrail’in dikkatini çekmiÅŸti. Yahudi Devleti, bu geliÅŸmenin ciddi bir stratejik anlam taşıdığının farkındaydı. O sıralar İsrail Genelkurmay BaÅŸkanı olan -ve sonra da Peres hükümetinde DışiÅŸleri Bakanlığı yapan- Ehud Barak, bu yeni Cumhuriyetler hakkındaki endiÅŸelerini açıkça ifade etmiÅŸti. 30 AÄŸustos 1991 tarihli Milliyet’te ÅŸunlar yazılıydı:
İsrail, Türk kökenli cumhuriyetlerden kaygılı. SSCB’nin Asya’daki Cumhuriyetler’inde de bağımsızlık yolunda adımlar atılması, İsrail’i kaygılandırdı. İsrail Genelkurmay BaÅŸkanı Ehud Barak, SSCB’nin parçalanarak bağımsız Müslüman devletlerin ortaya çıkmasının, İsrail’in çıkarları açısından iyi olmayacağına inandığını bildirdi.
İsrail’in endiÅŸesi o denli büyüktü ki, “İslami fundamentalizmin geliÅŸme riskine karşın” özellikle Özbekistan ve Tacikistan gibi Müslüman cumhuriyetlerdeki, Sovyetler döneminde oluÅŸturulmuÅŸ fakat çoÄŸunluÄŸu bu ülke askerlerinden oluÅŸan orduların dağıtılmasını istemiÅŸti.38
İsrail’in Orta Asya ve Kafkasya ülkelerine olan ilgisinin ikinci nedeni de bu ülkelerin FKÖ ile yaptığı temaslardı. Yaser Arafat Ocak 1992′de Kazakistan’ı ziyaret etmiÅŸ ardından Kazakistan Filistin Devleti’ni tanımıştı. Ayrıca diplomatik iliÅŸkiler büyükelçilik düzeyine çıkarıldı. Nisan 1992′de de bir Özbekistan heyeti Filistin halkının hakları ile ilgili bir toplantıya katıldı.
Bu geliÅŸmeler karşısında, Yahudi Devleti, “endiÅŸe bildirimi”nden ve “orduların dağıtılması” gibi ilginç isteklerden kısa sürede vazgeçti ve Orta Asya’yı kendisi açısından tehlikeli gördüğü geliÅŸmelerden “koruyabilmek” için, bölgeye bizzat girmeyi uygun gördü.
Bu nedenle de, İsrail’in bölgedeki varlığı, 1990′ların başından beri giderek artan bir ivmeyle güçleniyor. Yahudi Devleti, Orta Asya ve Kafkasya’daki Türki Cumhuriyetlerle yakın siyasi, ekonomik, hatta askeri iliÅŸkiler kuruyor. Bundaki amaç, ekonomik ve siyasi hesapların yanında, sözkonusu stratejik vizyon. İsrail-Orta Asya iliÅŸkilerini ayrıntılı olarak inceleyen bir uluslararası iliÅŸkiler uzmanı şöyle yazıyor: “İsrail’in (bölgeye girmekte) erken davranmasındaki en önemli sebep, Müslüman karakterli Orta Asya ve Kafkasya bölgesine Arap aleminin nüfuzunu önlemek ve ve İslami fundamentalizmin bölgeye yayılmasının önüne set çekmektir.”39
İsrail Türki Cumhuriyetler ile temaslara bir kaç koldan baÅŸlamıştır. Birincisi bizzat Mossad’ın bölgede faaliyet göstermesidir. Milli Güvenlik Kurulu’nun yaptığı saptamalara göre Mossad, KGB’den ayrılan ajanları Türkiye üzerinden Türki Cumhuriyetler’e yollamaktadır. Böylece Mossad bölgedeki istihbarat çalışmalarıyla zirveye çıkmayı hedeflemektedir.40
Kurulan ticari iliÅŸkilerde de Mossad’ın gölgesini görmek mümkündür. ÖrneÄŸin İsrail’in, Kazakistan ve diÄŸer cumhuriyetlerle olan iÅŸ iliÅŸkilerini düzenleyen kiÅŸilerin başında Shoul Eisenberg adlı bir iÅŸadamı gelmektedir.41 Eisenberg’in adı, eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky’nin By Way of Deception adlı ünlü kitabında Mossad’ın silah ticaretini organize eden kiÅŸi olarak geçer.42
Orta Asya ile kurulan iliÅŸkilerde bir diÄŸer yöntem ise İsrail’in bölge ülkelerine silah satmasıdır. Türkiye’nin Azerbaycan’a yaptığı askeri yardımın sınırlı olması nedeniyle İsrail Azerbaycan’ın bir ordu kurabilmesi için yardım etmeye karar vermiÅŸtir.43 Ayrıca İsrail’in Azerbaycan’daki temsilcisi Lev Bardani Azeri üst düzey yetkilileriyle temasa geçmiÅŸtir.44 Azeriler İsrail’den Stinger füzeleri ve baÅŸka silahlar da almışlardır.45
Öte yandan İsrail Orta Asya’daki varlığını güçlendirmek amacıyla Orta Asya’daki Cumhuriyetler ile karşılıklı elçilikler açmaktadır. Böylece bu ülkeler ile iliÅŸkilerini de hukuki zeminlere oturtmuÅŸtur.
Yahudi Devleti sözkonusu Türki Cumhuriyetlerle olan temasları yoluyla bir yandan onları “İslam’dan uzak tutmaya” uÄŸraşırken, öte yandan Rusya ile yakın baÄŸlantılar kuruyor ve “İslam tehlikesi”ne karşı Rusya ile de örtülü bir ittifak oluÅŸturuyor. 1994′te, zamanın BaÅŸbakanı Yitzhak Rabin’le Yeltsin’in Moskova’da yaptıkları görüşmede ağırlıklı olarak “İslam tehlikesi”nden söz edilmesi ve Rabin’in “Yeltsin’i radikal İslam konusunda yeterince duyarlı buldum” ÅŸeklindeki açıklaması, iÅŸbirliÄŸinin ana temasını ortaya koyuyor.
İsrail, bölgedeki Yahudiler içindeki “gönüllü yardımcı”ları (sayanim) ise, hem Orta Asya ve Kafkas cumhuriyetleri ile kurduÄŸu baÄŸlantılarda, hem de Rusya ile olan iliÅŸkilerinde aracı olarak kullanıyor. Bu aracıların temel misyonu ise, İsrail’in “bölgeyi İslam’dan uzak tutma” ya da “İslam’a karşı Rusya ile ittifak kurma” stratejilerine yardımcı olmak…
Çeçenistan ise, sözkonusu İsrail-yerel Yahudiler-Rusya baÄŸlantısının en etkin olarak kullanıldığı cephelerden biri…
Bu baÄŸlantının Çeçenistan iÅŸgalinin öteki rolüyle ilgili önemli bir bilgiyi, Cahar Dudayev’in özel temsilcisi Safita Murat vermiÅŸti. Murat, “Yeltsin’in Arkasında Yahudiler Var” baÅŸlığıyla yayınlanan bir röportajda, Çeçenistan’ın iÅŸgal edilmesi planının arkasında Moskova’daki güçlü Yahudi liderlerin yer aldığını ve Yeltsin’i bu konuda ikna edenlerin de sözkonusu Yahudiler olduÄŸunu söylemiÅŸti.46 Safita Murat’ın sözünü ettiÄŸi “Yahudiler”den birisi, Yeltsin’in Kafkasya ve OrtadoÄŸu politikalarını belirleyen DışiÅŸleri Danışmanı Vitaly Naumkin’di. Mayıs 1995′te, Ankara’da, Graham Fuller’in ve İsrailli DışiÅŸleri görevlilerinin de katıldığı “OrtadoÄŸu, Kafkaslar ve Orta Asya” konulu bir konferansta konuÅŸan Naumkin, Rusya’nın Çeçen direniÅŸini kırmak için her türlü yolu kullanmaktan çekinmeyeceÄŸini söylemiÅŸti.
İsrail’in Çeçenistan’daki ilginç bir operasyonu da dikkat çekiciydi: Yahudi Devleti, Rus saldırılarının baÅŸlamasından iki ay kadar önce, Çeçenistan’daki Yahudileri İsrail’e aktarmaya baÅŸlamıştı. Gizlilik içinde yürütülen harekat sonucunda, Rus saldırıları baÅŸladığında, İsrail’e gitmeyi reddeden az sayıdaki Çeçen Yahudisi dışında, ülkede Yahudi kalmamıştı. Bu kuÅŸkusuz önemli bir bilgiydi: İsrail’in, Yahudileri Rus saldırısından iki ay önce tahliye etmeye baÅŸlamış olması, Rus saldırısından en az iki ay öncesinden haberdar olması anlamına geliyordu. Bu durum, Safita Murat’ın “Yeltsin’in arkasında Yahudiler var” ÅŸeklindeki açıklamasıyla yan yana geldiÄŸinde ise ortaya daha anlamlı bir tablo çıkıyordu: Rus iÅŸgali, İsrail’in bilgi ve onayı ile gerçekleÅŸtirilmiÅŸti.
Tüm bunlar, İsrail’in Orta Asya’da ne aradığı sorusunun cevabını ortaya çıkarıyordu. İsrail de, dünyayı “Medeniyetler Çatışması” gözlükleri ile gören Amerikalı stratejisyenler gibi, “İslam’a karşı cephe oluÅŸturma”
alıntıdır.

Son Yorumlar