HAYATI ÜZERİNE
Alain
(Emile-Auguste Chartier)
1868 - 1951
Fransız yazarı ve filozofu.İnce uslubu ve fikirlerini açıklamak için başvurdugu degişik bir yazı türüyle dikkati çekmiş bir düşünürdür.Gerçekten de Alain,düşüncelerini bir kaç sayfayı aşmayan ve konuşma dilini yansıtan “söyleyişiler”türünde kaleme almıştır.Önemsiz gibi görünen konulara el atar ve ilk bakışta pek sınırlı gelen ve bu temelden hareket ederek genel ve derin fikirlere ulaşır.Klasik felsefe anlayışına sahip olanların kullandıgı eleştiri ve kanıtlara yazılarında fazlaca yer vermeyen Alain,şairleri ve romancıları,somut hayatla daha yakından ilgilendikleri için filozoflara tercih etmektedir.
Alain,toplum ve siyaset hayatına ilişkin fikirlerinde bireyin özgürlüklerinin savunucusu olarak ortaya çıkmış,modern dünyanın ve siyasal örgütlerin bireyi ezmelerini ve özgürlüklerinden yoksun kılmalarını şiddetle eleştirmiştir.Savaşların,insanoglundaki ahlaki sorumluluk duygusunu ve vicdanı zedeledigini ileri süren düşünür,bütün hayatı boyunca barışçı idealleri savunmuştur.
İNSAN
“Korkunç bir düşmanım var,dedi bana.Bak,nerede olsa benim kadar kuvvetli,benim kadar dikkatli,benim kadar canlı,kendini gösteriyor.Durmadan beni gözetliyor;şöyle bir toparlanayım desem hemen karşıma dikiliyor.Gözüme uyku girmez oldu;ama onunda uyudugu yok.Benim kadar sakin,benim kadar azimli.Hücum etmesini bekliyorum ama benimde artık tehammülüm kalmadı:ona bu üstünlügü bırakmayacagım;kolumu kaldırıyorum;bak tam zamanıymış,o da kolunu kaldırdı.öyle zannediyorum ki,ben ne düşünsem,o da aynı zamanda aynı şeyi düşünüyor.Benden korkuyor,bunu açıkça görüyorum;korkunun ne oldugunu bildigim için de,benden nefret ettigini anlıyorum.Kendimi müdafa etmek için tasarladıgım herşeyi o da tasarlıyor;yayılmak ,açılmak istedim mi,bu da kendimi korumam için bir çaredir.O da aynı şeyi yapmak istiyor.Bir benzerim oldugunu biliyordum zaten;ama kavgalı oldugumuzdan beri bunu daha iyi hissediyorum.İnsanoglu benzerlerini sevebilir mi? Ondan korkmak,çekinmek daha akıllı uslu bir hareket olmaz mı?Beni çeken herşey onuda çekmez mi?Vaktiyle bana aynı şeyleri düşünenler arasında anlaşma oldugunu söylemişlerdi.Ama düşüncelerimiz eger isteklerimizse,daha dogrusu ihtiyaçlarımızsa,aynı şeyleri düşündügümüz takdirde ortaya bir kavga mevzuu çıkmaz mı?Ey düşman kardeşim,bana acı hakikatler ögrettin.Şu anda bile onları teyit ediyorsun.Takındıgın tavırdan,duruşundan,bıkkınlık gösteren hareketlerinden,evet,hem bıkkınlık gösteren hem tehdit eden hareketlerinden,bunu böyle oldugunu anlıyorum.Elvada kardeşlik.”
İnsanoglu yine insanoglunu gösterek bana bunları söyledi.”Ama,dedim ona,bu senin gölgen.”
——-
YOLCULAR
Şu tatil aylarında yeryüzü,az zamanda çok şey görmek istegiyle bir yerden ötekine koşan insanlarla dolar.gördükleri yerleri şuna buna anlatmak içinse, daha iyisi can saglıgı;bir çok yer ismi saymayı herkes tercih eder de ondan;vakit de böylece geçer.
Ama kendileri için,gerçekten görmek için hareket ediyorlarsa,buna benim aklım ermez.insanın,koşarak gördügü yerlerin hepsi birbirine benzer.bir sel her yerde seldir.bundan ötürüde dünyayı dört nala koşarak dolaşan insan,hatıra bakımından,seyahatin sonunda başındakinden daha zengin sayılmaz.
Manzaranın gerçek zenginligi teferruatındadır.görmek demek ayrıntıları incelemek,her yerde biraz durmak,yeniden bir bakışla bütünü birden kavramak demektir.başkalarının bunu çabucak yapıp yapamadıklarını,başka bir manzaraya dogru koşup yeniden işe başlayıp başlayamadıklarını bilemem ama ben kendi hesabıma böyle bir şey yapamam.
Ne mutlu.Rouen’da oturupta her gün güzel bir şeye göz atabilene;mesela,evindeki tablodan faydalanıyormuş gibi Saint-Quen’den faydalanana.
Halbuki bir müzeyi bir kez ziyaret edenin veya bir turist şehrinden bir kere geçenin kafasındaki hatıraların karışmaması,karmakarışık çizgilerden mürekkep kül rengi bir hayal şeklini almaması imkansızdır.
Benim zevkime göre,seyahat etmek demek,bir hamlede bir iki metre yürümek,durmak,aynı şeylerin yeni görünüşüne tekrar tekrar bakmak demektir;çogu zamanda saga sola gidip oturmak demektir;bu ise herşeyi degiştirir,hatta yüz kilometre yürümekten daha iyi bir netice verir.
Bir selden ötekine koşsam hep aynı seli görürüm.ama bir kayadan ötekine gitsem aynı sel her adımda başka bir hal alır.evvelce gördügüm bir şeye dönersem,o şey beni yeni bir şeymiş gibi çeker;gerçektende yenidir.bütün mesele,alışkanlıgın tesiriyle,uyuklamamak için degişik ve zengin bir manzara seçmesini bilmektir.şunuda söylemek gerekir ki,insanoglu daha iyi görmesini ögrendimi,herhangi bir manzaranın onun nazarında bitmez tükenmez güzellikleri olur.hem sonra,nerede olsa yıldızlı bir gökyüzü görmek mümkündür;işte size güzel bir uçurum.
—————–
İYİ DİLEK
önüne gelenin Basile’e:”yüzünüz ölü yüzü gibi sapsarı”,demesi üzerine zavallının hasta olduguna inandıgı o meşhur sahneyi bilmeyen yoktur.fertleri birbirine sonderece baglı,birbirlerinin saglıklarıyla yakından ilgili bir aile arasında bulundugum zaman bu sahneyi hatırlamaktan kendimi alamam.rengi biraz sararmış veya kızarmış olanın vay haline;ailenin en küçügünden en büyügüne kadar bütün fertleri telaş içinde:”bu gece iyi uyumadın herhalde?”,”dün ne yedin”,”çok mu çalışıyorsun” gibi kuvvet verici sözlerle zavallıyı soru yagmuruna tutarlar.arkasındanda,”zamanında teşhis konup tedavi edilmemiş” hastalıklara dair hikayeler anlatıp dururlar.
bu şekilde sevilen,şımartılan,korunan,üzerine düşülen,duygulu ve az çok korkak adama acırım.sancı,öksürük,esneme,sinir bozuklugu gibi gündelik ufak tefek olaylar çok geçmeden bu çeşit bir insan için korkunç hastalıkların arazı halini alır;bir yandan eşşek yerine konmamak için aile fertlerini yatıştırmaktan vazgeçen doktorun lakayt bakışları,öte yandan ailesinin gayretkeşligi sayesinde adamcagız,bu hastalıgın gelişmesini günü gününe takip etmege başlar.
insanın içinde bir kaygı oldumu uykusunu kaybeder.muhayyel hastamızda böylece gecelerini kendini dinlemekle,gündüzlerinide,gecelerini anlatmakla geçirir.çok geçmeden hastalıgı,toplulugun malı olur,herkes tarafından bilinir,konuşacak mevzuu bulamayanların dillerini harekete geçirir;borsadaki tahviller gibi zavallının sıhhatininde oynak bir degeri vardır:bazen çıkar,bazen düşer;bunun böyle oldugunu kendiside bilir veya tahmin eder.işte size bir sinir hastası daha.
devası? aileden uzaklaşmak.dalgın dalgın size:”nasılsınız” diye soran,ciddi bir şekilde cevap verdiniz mi de yanınızdan hemen uzaklaşan tanımadıgınız insanlar arasında yaşamak,şikayetlerinizi dinlemiyecek,size yüreginizi oynatan şefkat dolu gözlerle bakmayacak insanlar arasında yaşamak.hemen ümitsizlige düşmezseniz bu şartlar içinde iyi olursunuz.kıssadan hisse:hiç kimseye yüzünün renginin bozuk oldugunu söylemeyin.
———————
AİLECE
İki çeşit insan vardır:gürültüye alışık olanlar bir,başkalarını susturmaya çalışanlar iki.Bir çok kimseler bilirim,çaşıştıkları veya uykuya daldıkları sırada bir mırıltı veya sandalyenin biraz şiddetle yerinden oynatılmasından çıkan bir gıcırtı duydular mı adeta çılgına dönerler;başka insanlar da tanırım,şunun bunun hareketlerini düzene koymayı akıllarından bile geçirmezler;komşularının gülmelerine,şarkı söylemelerine mani olmaktansa kafalarındaki degerli bir düşünceyi veya iki saatlik bir uykuyu feda etmeyi tercih ederler.
Bu iki çeşit insan,yeryüzünde kendileri gibi düşünmeyenlerden kaçarlar;bizzat kendi benzerlerini aralar.Bunun içindir ki,müşterek hayat kaide ve nizamı bakımından,birbirinden çok farklı aileler görürüz.
Öyle aileler vardır ki,fertlei,birinin hoşuna gitmeyen şeyin ötekilerinde hoşuna gitmemesine kesin olarak karar vermişlerdir.Biri çiçek kokusundan,öteki yüksek sesle konuşulmasından rahatsız olur.Biri geceleyin,öteki sabahleyin sessizlik ister.Biri dine dokunulmasını istemez,öteki siyasetten dem vurulmadımı dişlerini gıcırdatır.Herkes birbirine”veto”hakkı tanır;bu hakkı azametle kullanmayanda yoktur.
Biri: ” şu çiçeklerin yüzünden bütün gün başım agrıyacak”,öteki ise:” saat 11′e dogru hızla kapanan şu kapı yüzünden bütün gece gözüme uyku girmedi “,der.Tam yemek zamanı,herkes,sanki parlementodaymış gibi şikayetlerini ortaya atar.Çok geçmeden bütün aile bu çetrefilli kaideleri ezbere bilir;aile terbiyesininde,bunları çocuklara ögretmekten başka bir gayesi kalmaz.Sonunda herkes hareketsiz durmak,birbirine bakmak ve manasız şeyler söylemekle yetinir.Bu ise can sıkıcı bir sessizlik,usanç verici bir saadet meydana getirir.Yanlız,ince arayıp sık dokunuldugu takdirde,ailenin her ferdi rahatsız ettiginden daha çok rahatsız edildiginin farkına varıldıgından,kendisini alicenap bir insan sanır ve:”insan yanlız kendisi için yaşamamalı,başkalarını da düşünmeli”,der durur.
Öyle aileler vardır ki,her ferdin en ufak arzusu bile kutsaldır,sevilen bir şeydir;hiç kimse duydugu neşenin başkalarını rahatsız edebilecegini düşünmez..Ama bunlar yanlız kendilerini düşünen insanlardır,bahsetmesek daha iyi olur.
————–
SATMAK SANATI
Bir satmak sanatı,binbir tanedesatmak usulu vardır;hepsini gayesi ,düşünen,tereddüt eden insanda hemen her zaman bir hırs uyandırmaktan ibarettir.Bir heyecan,bir hayret veya sadece bir degişiklik,mütereddit insanı harekete getirir,kararını da olgun bir yemiş gibi lop diye yere düürür.
Belediye memurlarının durmadan takip ettikleri,içleri yemiş veya çiçek dolu o küçük mahkumdurlar ama bu da pek öyle kötü bir şey degil;arzulanan şeyin uzaklaşması tereddütü ortadan kaldırır;içimizde,elimizde olmadan peşi sıra yürümek istegini uyandırır;bu da arzunun irade halini almasına sebep olur;peşisıra gittigimiz şeyi,peşi sıra gittigimiz için isteriz;mekanizma böyle kurulmuştur işte.Gazete satan bir adam tanırım;öteki gazetecilerden sonra gelir ama,hepsinden çok satar. Nasıl mı? Çok basit;sanki müşteriler kendisini çagırıyormuş gibi durmadan saga sola koşar,şöyle bir görünür,sesini duyurur;sesi ise,alışkanlık saikiyle bagıran,veya bagırmayı adet edinmiş,günlük işini bitirmiş bir insanın sesini andırır.Onun bu insicamsız hareketi,insanda peşisıra yürümek,durdurmak fikrini uyandırır;böylece müşteri,gazeteyi satın almak istemeden gazeteyi eline almış olur.
Pazar yerinde kumaş kuponları satan bir adam gördüm;yere kocaman bir şemsiye açmış,başınada kıpkırmızı bir şapka geçirmişti.Çok kurnazca bir harekettir bu;kırmızının ihtirasları tahrik ettigini bilmeyen yoktur.Onun usulu de,bir,iki,üç,dört diyerek kimseye bakmadan kumaşı ölçmek,şöyle bir buruşturup müşteriye dogru atmaktan ibaretti;bir arkadaşı da paraları topluyordu.Onun bu keskin hareketleri dikkati çekmekten geri kalmıyordu;orada bulunan her kadın istemedigi halde hissesine düşen paketi almaya hazırlanıyordu;onların bu hareketleri ise kumaşı almaga hazır olduklarını gösteriyordu.
Daha iyisini de gördüm.Bir adam az çok kusurlu fakat kullanılmaya elverişli porselen takımlar satıyordu.Her parçayı açık arttırmaya koyuyordu,istekli çıkmadıgı zaman da fiyatı muayyen bir hadde kadar indiriyordu.Bir,iki,üç dedikten sonrada yere atıp kırıyor.Etraftan yükselen sesleri ve neticeyi herhalde tahmin edersiniz.Ama buna artık maharet degil,düpe düz deha denir.
————
YEMEKHANE KOKUSU
Bütün yemekhanelerde benzewrini buldugumuz bir yemekhane kokusu vardır.Anlatılması imkansız bir kokudur bu. Bulaşık suyu kokusu mu,yoksa küflenmiş ekmek kokusu mu? Bilemem.Kokuyu bizzat almadınızsa,hakkında size bir bilgi veremem; körlere ışıktan bahsedilir mi hiç? Benim için mavi,kırmızıdan ne kadar farklıysa bu kokuda ötekilerden o kadar farklıdır.
Bu kokunun ne oldugunu bilmiyorsanız bahtiyarsınız demektir.Bir koleje kapatılmadıgınız anlaşılırda ondan.Hayatımızın ilk çaglarından itibaren bir düzenin esiri olmadıgınızı,kanun düşmanı kesilmediginizi gösterir de ondan.Sonradan ise iyi bir vatandaş,iyi bir vergi mükellefi,iyi bir koca iyi bir baba oldunuz demektir; toplumsal güçlerin etkisi altında kalmayı yavaş yavaş ögrendiniz demektir; aile hayatı size,zarureti zevk haline sokmayı ögretmiştir de ondan.
Ama yemekhane kokusunun ne oldugunu bilenleri hiçbir şekle sokamazsınız.Çocukluklarını ip çekmekle geçirmişler,günün birindede çektikleri ipi koparmışlardır; hayata da böylece,bir ufak ip parçasını sürükleyen şüpheli köpekler gibi atılmışlardır.İştah açıcı en güzel yemegin karşısında bile isyan ederler.Nizam ve kaide denen şeyi imkanı yok sevemezler;vaktiyle çok korktukları için saygı göstermek ellerinden gelmez.Kanun ve nizamlara karşı,terbiyeye karşı,ahlaka karşı,klasiklere karşı,pedegojiye karşı,aydınlara verilen nişanlara karşı daima ateş püskürdüklerini görürsünüz; bütün bunlar yemekhane kokarda ondan.Bu koku alma hastalıgının da her yıl tam gökyüzünün maviden kurşuniye geçtigi,kitapçı dükkanlarının okul kitapları ile ögrenci çantalarını teşhir etmege başladıgı zamana rastlayan bir buhran devresi vardır.
——————-
YAGMUR ALTINDA
Zaten yeteri kadar kötülük var;ama bu,insanoglunun hayalgücünü işletmesi suretiyle bu kötülüklere daha başka kötülükler ilave etmesine engel degil.Hemen her gün ,kendi mesleginden şikayet eden en az bir insan görürsünüz;sözlerini de daima bir hayli makul bulursunuz;her şey hakkında söylenecek söz vardır,hiçbir şey mükemmel degildir de ondan.
Siz ögretmenler,hiçbir şey bilmeyen,hiçbir şeyle ilgilenme-
yen bir sürü cahili aydınlatmak için çalışıp çabaladıgınızı söylersiniz;siz mühendisler,tomar tomar kagıtların içine dalm-
ışsınızdır;siz avukatlar,sizi dinleyecek yerdeşöyle bir kesti-
rip yedigi yemegi hazmeden hakimlerin huzurunda savunmanızı yaptıgınız için şikayetçisiniz.Yerden göge kadar haklısınız
sözlerinizi oldugu gibi kabul ediyorum;anlatılanlara bakılırsa
bir hayli hakikat payı var bu sözlerde.Gel gelelim,ayagınızda su çeken papuçlar olsa,veya hazım cihazınız bozuk olsa size daha çok hak veriririm; işte hayata,insanlara,hatta tanrıya eger varlıgına inanıyorsanız,lanet etmek için iki mükemmel sebep.
Bununla beraber şunu da bir yana kaydedin,bunun sonu yoktur,üzüntü üzüntüyü dogurur.Çünkü kaderden şikayet etmek
suretiyle ıstırabınızı arttırıyor,daha şimdiden gülmek ümidini
ortadan kaldırıyor,midenizin büsbütün bozulmasına sebep oluyorsunuz.Bir dostunuz olsa,her şeyden acı acı şikayet etse
kendisini teselli etmege,dünyayı ona başka şekilde göstermeye çalışacagınız muhakkak.Neden kendiniz için kıymetli bir dost olmayasınız? Evet,evet ciddi söylüyorum; insanın kendi kendini
azıcık olsun sevmesi,kendine karşı iyi davranması lazım.çünkü
her şey,çogu zaman bir hadise karşısında takınacagınız tavra
baglıdır.Eski bir yazar,her hadisenin iki kulplu bir kavanoza
benzedigini,bu kavanozu tutmak içinde eli kesecek kulpu seçme-
nin akıllı uslu bir iş olmayacagını söylemiş.Her vesile ile en
iyi,en kuvvetli sözleri seçip söyleyenlere halk dilinde öteden beri filozof derler;bu ise hedefin tam ortasına nişan almak demektir.O halde bahis konusu olan şey insanın kendi aleyhinde degil,lehinde konuşmasıdır.Bizler öyle iyi,öyle sürükleyici
avukatlarız ki,bu yolu takip ettigimiz takdirde,memnun olmak için bir çok sebepler bulmakta güçlük çekmeyiz.Çogu zaman dikkat ettim,insanoglu mesleginden şikayet ediyorsa,bunu,ihmal
karlıgından,biraz da nezaketinden ötürü yapıyor.Teşvik etsek
bize,çektigi eziyetleri degil de yaptıklarını,icat ettigi şeyleri anlatmasını söylesek,derhal şair kesilir,hemde neşeli
bir şair.
Hafif bir yagmur yagıyor,sokaktasınız,şemsiyenizi açarsınız
olur biter. ” Yine mi şu pis yagmur ” demenize ne lüzum var?
su damlalarına, bulutlara, rüzgara bunun bir tesiri olmaz ki.
Neden: ” Aman ne güzel yagmur ” demiyorsunuz? Biliyorum bununda su damlalarına bir tesiri olmaz,dogru,ama sizin için
iyi;bütün vucudumuz hareket edecek,gerçekten kızışacak; neşe
veren en küçük hareketin neticesi böyledir işte;yagmur altında
kalıpta nezle olmamak için bu şekilde hareket etmektir.
İnsanları da yagmura benzetin.Kolay degil diyeceksiniz.Kol-
ay hemde yagmurdan çok daha kolay.Çünkü gülümsemeniz yagmura tesir etmez,ama insanlara fazlasıyle tesir eder;hatta sırf taklit yüzünden,daha az üzüntülü,daha az can sıkıcı bir hal alırlar.Üstelik,siz kendi içinize bakarsanız,onlarda bir sürü mazeret bulmakta güçlük çekmezsiniz.Marcus Aurelius her sabah:
” Bugun kendini begenmiş boş bir adamla,bir yalancıyla,dogru-
lukla ilgisi olmayan bir insanla,can sıkıcı bir geveze ile karşılaşacagım;onlar cahil oldukları için böyledirler “,dermiş
————–
ÇİNLİ KONUŞMALARI
Anlattıklarına bakılırsa çinlilerin konuşmaları en önemsiz şeylere varıncaya kadar nezaket ilkelerine göre ayarlanmıştır.Örnegin en sudan problemler üzerine bile bir soruda bulunmak önemli kusurlardan sayılırmış.Gerçekten de öyle,kişi hiç farkında olmadan yersiz bir soruda,karşısındakinin canını sıkacak bir soruda bulunabilir;düşü
ncede her zaman bunun böyle bir sonuç vercegini kestiremez;kişinin,söyleyecegi bir sözün bütün sonuçlarını kestirmeye çalıştıgını farzetsek bilebundan böyle duraklamalar meydana gelebilir ki karşısındaki bunun nedenlerini araştırmak zorunda kalır.
Nezaket kuralları ise çok daha kesin bir şekilde davranışı saglar.Bu kurallara inanmak hem kolay hem de hoş bir şeydir;hele uygulanışı daha sert olursa.Bu kuralları ortaya atan bir tanrı kabul edersek,sonunda muhakkak tanrı kazançlı çıkar.Nitekim,bütün tabii dinler bize,mefhumları,altüst edilmiş gibi görünen bir düzendetakdim ederler.ilkelerine uydugumuz için de tanrıya inanırız.
Homeros’un destanları bize,İupitter’e,Neptune’e yada Pluton’a hayvan kurban etmek geleneginin,temiz ve insanca bir şekilde öldürmek için bir nezaket kuralından başka bir şey olmadıgını gösterir.Odysseus dilenci kılıgına girip te domuz çobanı Eumaios’un evine geldigi zaman,domuz çobanı din görenegi geregince,konuksever İuppiter’e adyarak bir domuz keser;arkasından da oturup kurban edilen domuzu afiyetle
yerler.Böylece İuppiter’e domuzun sadece dumanı kalır.Bu da gösterir ki o çagda kişiler salt kendi davranışlarına inanıyorlardı.Domuzu temiz bir şekilde bir vuruşta
öldürmek için adeta kutsal sayılan bir tek usul vardı;kutsal oldugu için de tanrının
bu şekilde öldürmeyi buyurduguna inanıyorlardı.
Eski çag konukseverliliginin o güzelim kuralları kendi aralarında birbirlerine dayanıyorlardı;hem de yeteri kadar zekat verme usulu bundan daha iyisini bulamazdı;
bundan ötürüde zateneskiler onu İuppiter’e bir saygı gösterisi haline sokmuşlardı.Ke-ndisinden başka bir şekilde söz edildigi zaman,hakkında hiçbir saygı göstermeden bin
bir hikaye uydurup anlattıkları yine o İuppiter,bir dilenci kapıyı çaldı mı daima say
gı görür ve gerçekten ibadet konusu olurdu.Böylece,kelimenin tam manasıyla din tanrı-yı kutlardı.
Dinbilimciler,aşırı incelikten ötürü bu düzeni altüst ettiler.Çünkü önce,şu yada bu kılıkta tanrının varolmasını,ardından da din uygulamasının bundan gelmesini istediler
Bu ise kesin olanı,kesin olmayanın üzerine kurmak demektir.Dine inanan kişinin aklına
gelen ilk şey şu oldu:”Tanrı mükemmel ise tam manasıyla mutlu demektir.Benim davran-
ışlarımdan herhangi biri nasıl olurda onun hoşuna gitmez;böyle olsaydı onun mutlulugu
bana baglı olmaz mıydı?” Bayle’nin o ünlü sözlügünü elinize geçirirseniz,akla daha yakın dinbilimden başka bir şey olmayan o eleştirmeci felsefenin nasıl bir gelişme kaydedebilecegini kolaylıkla görürsünüz.Hem daha önce Pascal,tanrının varlıgı hakkın-
da ileri sürülen dini delillerin,çocukça yargıların sonuçlarından başka bir şey olmadıgını adeta dehşet duyarak anlamış bulunuyordu.Nitekim:”Ayine gidin,ahmaklaşın;
işte gerçek delil budur” dedigini görüyoruz.Ama Pascal,kişilerin hep birden hareket-siz ve sessiz durmalarını sagladıgı için de olsa,ayinin faydalarını sezemiyordu;hele
tanrı adının iyilige verilen ad oldugunu,bu anlamda ise uygulama ile inanç kadar dogru oldugunu,mutlak surette dogru oldugunu göremiyordu.Tarihin yeteri kadar göster-digi gibi,tanrının degeri insanın degeri ile ölçülür.
—————
AVCIYLA KÖPEGİ
Fonksiyon düşünce daima bir güçlügü yenmekten ibarettir.Yargıda bulunmak çift anlmıyla güzel bir sözdür: İki kere iki dört eder,deriz;bu bir yargıdır;başkasını kıskanan kişiyi küçümseyebiliriz deriz;buda bir yargıdır.Dilde bütün açıklıgı ile beliren o derin halk bilgeligi bizi burada parlak bir düşünceye dogru götürür;o da şu:yargıda bulunmak,daima bir karara varmak,yasa çıkarmak,insanca düzene göre güçleri kullanmak,bizim konumuzda da çizmeleri yalaması gereken hayvanı egitmektir.
Avcının sertliginde büyük bir ders vardır.Avcının köpegini sevdigini herkes bilir;ama onun bu sevgisi egemenliginden azıcık olsun feda etmesine müsade etmez;egemendir.”çok seven çok eziyet eder.” Görüyorsunuz ya,köpekle insan arasındabir samimilik vardır;hatta insan,gözle göremedigi keklige dogru koşan bu içgüdünün anlayış kabiliyetini bile benimser;bundan ötürüde her avcı köpeginin maheretlerini bir bir saymaktan hoşlanır.Ama gelin bunu,sevgili köpegine durmadan nutuk çeken küçük bayanla bir karşılaştırın; o da köpek gibi dört ayak olur,köpegine köpekçe bir sevgi gösterir.Avcı kendinden emin bir davranışla ayakta durur,buyurur,vurur;kuyruk sallamaların,yılışmaların,yaltaklanmalarının,şu yada bu vesile ile gösterilen baglılık ve kahramanlıkların hiçbir önemi yoktur;hiçbiri ergeç tekmenin savrulmasına engel olamaz;iyi niyet,pişmanlık,umutsuzluk,üzüntü tutkuların dili,duygu hazineleri,yargıç tarafından soguk kanlılıkla boyunduruk altına alınır,yola getirilir,yok edilir.Yargıç ta avcıdan başkası degildir.
Şimdi bir de istirhat etmekte olan avcının özel izni ile bacakları arasına girip oturmuş olan köpegi seyredin.Böyle sert bir efendisi oldugu için bilseniz ne kadar magrurdur! Amacına ve aradıgı yere tam manası ile ulaşmış sayılır.Şu uysal köpek,gördügü itibarı,çorbayı,dişi köpegi arzuladıgı şekilde arzulamaz;bunula beraber köpeklik rolunü sever;kendisni bir vasıta olarak kullanan o egitimci ve yönetici gücü sever.Köpegin insana olan bu yakınlıgı,tutkulaırn daha üst düzene olan baglarını,sırf bu zorlamadan ötürüde tabii hallerinden çok daha iyi bir şekilde tatmin edildiklerini gösterir.
Tabii düşüncelerin tümü de köpegi andırır.Bu düşünceleri öyle bir sevme tarzı vardır ki bütün düşünceyi en aşagıya dogru sürükler.Dekadan bir şairi örnek alalım;karşısına ne çıkarsa hepsini benimser:etki,hayal,kalime;gelişmekte olan sevgili benine bakar,ama onu gerektigi kadar sevmez.Daha dogrusu ço az sever.Kafada beliren her düşünceyi egitmek yola getirmek gerekir.Gecenin karanlıgında bir yolun kıvrımında şöyle böyle gördügüm korkunun kolaylıkla yorumladıgı bir şekli,ben agaç olarak düşünür ve geçerim.Şu öfkeyi inkar ederim,şu istegi tekmeliyerek sustururum.Bir kapının aralıgından köpek gibi uluyan melodiyi duymam bile;şu umutsuzluga yat ve uyu derim.İnsan uyanışının temeli olan hergün kü iş.Deli ise aksine,kendini,düşünceye duyguya,hayale koyuveren kişidir.Hayal peşinde koşanların hepsi üzgündür.En salt anlamda din de önsezi,bıkkınlık,belirsiz umutlar gibi kendini düşünce oyunlarına koyuvermekten başka bir şey degildir.Dikkat etmek suretiyle düşüncenin,bütün bunların inkarı demek oldugunu yeteri kadar düşünemiyoruz;korkuya ve umuda karşı daima irade ile karşı koymak.Akıllı uslu köylü,tutup devedikenlerinin üstünde inlemez,onları keser.

