Archive for the ‘Köşe Yazarları’ Category

PAŞALARIN ‘DENİZ FENERİ’ KORKUSU

Posted by: Dream   
Kasım 12th,
2008
DÜŞÜNSENİZE ”DENİZ FENERİ” YAZISI ALTINDA ÇEKİLMİŞ FOTOĞRAFLARI…
Deniz Feneri yerine Şile Feneri

Hafta sonu bir toplantı için Şile Dedeman’daydım.

Baktım toplantı yaptığımız salonun ismi Deniz Feneri 1, hemen yandaki salonun adı ise Deniz Feneri 2. İnsan ister istemez gülümsüyor. Otelde dinlediğim bir öykü ise resmen kahkahalarla gülmeme neden oldu…

Roketsan’ı bilirsiniz. Türk Silahlı Kuvvetler Vakfı’nın bir kuruluşu…

Türkiye’nin roket üreticisi… Geçen hafta Roketsan da Şile Dedeman’da bir toplantı yapmış…

Toplantıya TSK’dan da iki korgeneral katılmış. Roketsan da bizim toplantı yaptığımız Deniz Feneri salonunu toplantı yapmak için seçmiş…

Korgeneraller toplantı salonun kapısında “Deniz Feneri” ismini görünce irkilmişler. Sonra ciddi ciddi “Biz burada toplantıya girmeyiz” demişler. Durum otel yönetimine iletilince hemen toplantı başka salona alınmış…

Hatta şu anda Şile Dedeman yöneticileri toplantı salonunun adının Şile Feneri olarak değiştirmek üzerelermiş… Diyeceksiniz ki “Yok bu kadar da olmaz!” Olmuş, bence olması da çok doğal…

Düşünsenize iki korgeneralin “Deniz Feneri” yazısı altında çekilmiş fotoğraflarını…

Gazete manşetlerinde ne iş yapardı ama…

Anımsayın Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “Aman dikkat et, iyi sakla, Ergenekon’dan içeri girersin” esprisini…

Deniz Feneri’ni de öyle hale getirdik ki, neredeyse biri fener balığı yese altında bir art niyet arayacağız! İyi ki medya var…

Yoksa paranoyalarımız mı deseydim?

ALİ ATIF BİR - BUGÜN

alıntıdır

HAYALLER VE GERÇEKLER

Posted by: Dream   
Ekim 21st,
2008

Yollara ekmek kırıntısı atıyorsun.

Ben varamadan yiyiyor bütün kuşlar.

Ayak izinden bulayım diyorum, olmuyor, rüzgar süpürüyor bütün izleri. Sonra cebimden bir pusula çıkarıyorum hep kuzeyi gösteriyor. Ama olmaz ki, bu kadar da yapılmaz ki. Aldatmaca veriyorsun mesela. Ben o labirentlerin içinde kaybolurken, sen yukarılarda bir yerlerde beni izliyorsun. Gülüyorsun. Ben gülmüyorum.

Bir ses veriyorsun unutulunca. Çınlayan yankılarına doğru gidiyor ayaklarım ister istemez. Bir bakıyorum yamacın tam ucundayım. Karşıdan bir el ediyorsun. “Gel” diye! Tırnaklarımla kazıya kazıya geliyorum, derdine tasana ortak olmaya. Sonra bir uçak geçiyor gökyüzünden, bir bakıyorum ki, el sallıyorsun küçük penceresinden. Tebessüm ediyorsun! Ben etmiyorum!

Misketlerimi çalıyorsun çaktırmadan. Hepsi senin olsun eğer istersen. Kağıttan gemilerimi de batırmaya çalışıyorsun. Batır. Yine yaparım eğer istersen. O koca koca dalgaları göğüsleyebilirim ufukta görünürsen. Ve kayboluyorsun. Belki bulut oluyorsun, üzerime yağıyorsun. Ciğerlerime kadar ıslanabilirim ellerime dokunabilirsen. Şimdi biraz fazla oluyorsun. Ben az geliyorum!

Mesela bir kitap tutuşturuyorum eline. Arkamı dönünce sayfalarını yırtıyorsun. Bu bizim resmimiz diyorum, yalnızca kendini görüyorsun. Sana çiçek topluyorum kendi ellerimle, kokmadığını söylüyorsun. Oyun oynuyorsun benimle. Ben oynamıyorum!

Artık oynamıyorum!

Artık geçmek istemiyor ayaklarım senin yolundan, ekmek kırıntılarını arayamayacak kadar yaşlandı gözlerimin feri. Kırıldı tırnaklarım, tırmanamayacak kadar acizleşti dağlarında. Duymayı reddediyor sanki kuklalarım, senin alaylı yankılarını ve kafamı kaldırıp yukarıya, mecali kalmadı bakışlarımın el edişini görmeye.

            Çıkış yolunu buldum labirentinin sen yorulma, çözdüm bulmacanın ana hatlarını, kendi ellerimle yaktım gemilerimi. Bütün misketlerimi yuvarladım çocuklara ve anladım ki yağmurlar senden değil, Tanrı’dan bana!

            Oyun bitti!

İstersen sana kalsın tüm evren. İstersen beni de koy, biriktirdiğin pulların arasına. Yada hiçbir şey yapmadan otur yalnız tahtında. Ben gidiyorum. Senin ömründen mi, yoksa kendi dünyamdan mı, bilmiyorum ama bir şekilde bitiyorum. Bütün tükenmişlik verilerimi elimde buruşturup savurdum gökyüzüne. Nasıl olsa hiç biri senin kabuk tutmuş avuçlarına dökülmez diye, soğuk suları akıttım içimde.

            Kapamıştım gözlerimi sen varken hayata. Bütün güzel cümlelerimi sana kurmuştum oysa. Almadın. Daha fazla tökezlenecek hali kalmadı dizlerimin. Öyle çok yara aldı ki yolunda. Yeni bir zaman dilimi lazım kabukları atmaya.

            Şimdi iyiyiz biz. Kolum kanadım sağ salim devam ediyoruz yaşama. Bir sevinçtir ki sorma, gözlerim açıldığında beri, bütün renkleri görmek ne de güzelmiş. Mesela bir mavi var ki, aşığı olduğum meğer denizlermiş. Öyle bir kırımızı hissettim ki, bu kalp bana da öyle büyük atarmış. Dağların yeşili, yolların karası beni de alıp götürebilirmiş. Aslında sen yokmuşsun! Seni var eden, yaşatan, seven, büyüten benmişim. Doğurup bütün güzelliğimle, sana “aşk” adını veren de, kendi altın yaldızlı hançerimi çekip, seni kendi ellerimle öldüren de benmişim. Hangimiz neye ihanet ettik, neyi görmezden geldik ve bu resimden aslında ne bekledik? Ne aldık, veremediğimiz feragat karşılığında? Neyin cimriliğini yaptık koskoca saatlerin, günlerin içinde boğulurken ve neden bizi biz yapmak için yalnızca birimiz uğraştık? Bu kadar değersiz miydik, senin kurum bağlayan yüreğinde?

            Şimdi sadece kırık, küçük ve mavi bir çerçeve…

Funda YILDIZ.

alıntıdır

Erken anketlerin akla getirdikleri

Posted by: Dream   
Ekim 20th,
2008

Hiç hoşlanmıyorum ama eksik olmasınlar İzmir’deki sol cenah siyasetçiler yüzünden bu cuma da siyaset yazmak zorunda kalıyorum. Ben seçime 6 ay kala yapılan anketlere inanmak konusunda biraz şüpheciyimdir. Daha önce yerel seçimler konusunda yanılgıları olduğunu çok iyi anımsadığımız Tarhan Erdem’in şirketi gazete manşetlerine de yansıyan CHP’yi yüzde 62, AKP’yi ise yüzde 25 gösterdi ya bir grup CHP’li neredeyse delirecek. Geçen hafta “kişisel beklentilerine uygun aday arayışında” diye yazdığım çıkarcı tayfası ne yapacaklarını şaşırmış durumda. Bu kadar fark olur mu, ayrı bir tartışma konusu… Anket Aziz Kocaoğlu’nun adaylığı üzerine yapılmış, karşısında AKP’nin adayı bile yok. Bu nedenle sağlıklılığı tartışılır ama bir kısım “örgütçü CHP’lide” bir üzüntü, bir panik sormayın. Suratlar asılmış, olmaz bu kadar deyip duruyorlar.

Başka bir ankette, Ege Üniversitesi’nde görevli bir hocadan geliyor. Anketi yapan Tanju Tosun, AKP’nin geçen seçimde İzmir’de ulaşacağı sonucu birebir bilen bir akademisyen. Şimdi ise CHP’nin Kocaoğlu ile seçimi yüzde 48’le kazanacağını söylüyor. Daha önce Radikal’de yayımlanan yazısında da “Kocaoğlu Belediyeciliği”ni anlatan Tanju Tosun, “Merkezden çevreye doğru gidildikçe Aziz Kocaoğlu öncülüğünde inşa edilen yeni sosyal belediyecilik anlayışının artırılarak sürdürülmesi, CHP’nin Türkiye’de İzmir sayesinde varlığını devam ettirebilmesi için zorunlu” diyordu.

Tosun’un dediği gibi, “İzmir önümüzdeki yerel seçimde, başta AKP olmak üzere çoğu siyasal partinin gelecekteki var oluşlarına meşruluk katmaya aracılık edecek illerin başında geliyor. Özellikle iki şiddetli politik rakip AKP ve CHP için. İktidar partisi 22 Temmuz seçimleriyle, sayısal çoğunluk temelli muktedirliğini politik coğrafyada neredeyse her karış toprakta ilan etmesine karşın İzmir, muktedirliğinin henüz sökmediği birkaç ilden biri. Son genel seçim başarısı AKP liderine, neredeyse Erbakancı söyleme içkin bir tarzda toplumu, AKP’li olanlar ve AKP’li olmak üzere hazır bekleyenler şeklinde kategorileştirme yaptırsa da, İzmir halen kategori dışı kalmaya direniyor.”

Kocaoğlu 2-0 öne geçti

Bu arada çok güvendiğim bir başka araştırmacının da Engin Önen olduğunu söylemeliyim. Engin Hoca ile Ege-Koop Danışma Kurulu’nda beraber İzmir için kafa yoruyoruz. Engin Hoca, Tarhan Erdem’in anketini şöyle yorumluyor: Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun talebi üzerine gerçekleştirilen bu araştırmanın sonuçları başkana büyük bir psikolojik üstünlük sağlamış bulunmaktadır. Zaten mevcut başkan olma sıfatı ile Kocaoğlu, adaylık konusunda 1-0 öndeydi. Şimdi 2-0 öne geçmiş oldu. Bu sonuçlar, hem diğer parti yöneticilerini ve adaylarını hem de CHP içerisinde Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı için mücadele verenleri sıkıntı içerisine sokmuş olabilir.

Kocaoğlu’nun, aday adaylığını ilan eder etmez bu sonuçları açıklaması tesadüf değil. Kendisinin seçim kazanmadan bu göreve geldiği ve siyasi nitelikleri konusundaki eleştirilere bu şekilde yanıt vermeyi tercih etti. Bu sonuçlara göre, CHP İzmir’de oylarını artırmış. Kocaoğlu ise partisinden yüzde12 daha fazla desteğe sahip gözüküyor. Bir belediye başkanının büyük bir başarısızlığı yoksa, genellikle partisinden daha fazla desteğe sahip olur.

Bunun çeşitli nedenleri vardır. Birincisi, yerel halkın bir kısmı, parti tercihi farklı olmasına rağmen, mevcut başkanın değişmemesi eğilimini benimser. İkincisi, tercih ettiği partinin başkanlığı kazanma olasılığı olmayan bazı ılımlı seçmenler, kazanma olasılığı olan adaya yönelebilirler.

Bu arada şunu da belirtelim, AKP’nin Aziz Bey’e “yeterince sert muhalefet yapmadığı” önümüzdeki günlerde muhalefetin dozunu artıracağını da belirtenlerin sayısı az değil.



Baykal’ın tercihi

Şu günlerde politikacılık, adaylık, aday adaylığı zor iş… Aralık ayının başına kadar da böyle gideceğe benzer. Normal olarak yüzüne bile bakılmayan, görüldüğünde kaldırım değiştirilen adamlardan bile medet umup, onları ciddiye alıp siyasi görüş alış verişinde bulunanları “politik hırstan” başka ne açıklar bilmiyorum.

CHP Genel Başkanı Baykal ile SHP Genel Başkanı Karayalçın’ın yaptığı görüşmeyi de önemsemek gerek. Geçen hafta yazdığım CHP’deki bir takım adamlarla ilgili iki yazıya inanılmaz tepki geldi, aklı başında; imzası belli eleştirilerin yanı sıra, kim olduklarını tahmin ettiğim sahte isimlerden de hakaret dolu mailler geldi. Sanıyorum CHP’de orta vadeli hesap yapanlar, geçen seçimlerde hayal kırıklığına uğramış olanlar, bu küfürbazlar. Cep telefonumu arayıp görünmeyen numaradan galiz lafları sıralayanlara da aldırmıyorum. Bu arada kendileri küfür edemeyip peşimize skiloları takanları da unutmamak gerek.

Ama bu tayfanın işi böyledir, bugün öpüşür sarışırlar, yarın birbirlerine de küfür ederler. Çok tanık olmuşumdur, aynı masada övgü düzdükleri adamın arkasından masadan kalkar kalkmaz akıl almaz suçlamalar yaparlar. 30 yıla yaklaşan gazetecilik hayatımızda bu tiplerden çok gördüm, çoğu kaybolup gitti, ne gören var ne bilen kendilerini… Önümüzdeki yerel seçimden sonra, hatta adaylar kesinleştikten sonra kaybolup gidecekler gibi…

Bütün bunlardan sonra CHP Genel Başkanı’nın ne yapacağını merak ediyorum. Sayın Baykal’ın da kader seçimi olan İzmir’de örgütten gelen çatlak sesler yerine halkın sesini dinleyeceğini tahmin ediyorum.

Nedim Atilla
alıntıdır

Troya’yı görmemek ulusal bir eksikliktir

Posted by: Dream   
Haziran 13th,
2008

Bu ayıp da bana yeter. Sen tut başladıktan iki ay sonra gösteriye git… Troya’ya ilk gün gitmeliymişim. Sonra bir iki defa daha görmeliymişim bu ‘sahne olayını’… Görmeyen arkadaşlarımızla da ilişkilerimizi gözden geçirmeliymişiz…

Nedeni çok basit… Türkiye’de böyle bir üretim yapılabiliyorsa biraz mürekkep yalamış ne kadar ehli vatan varsa, olaya sahip çıkmalı…

Sevgili Ülkü Karaosmanoğlu’nun “Türklerin Troya’ya getirdiği evrensel yorum” dediği dans, müzik, kostüm ve dekor şöleni insanın göğsünü kabartıyor. Aynı gösteri New York’ta John Smith Efendi tarafından (böyle biri yok tabii ki…) sergilenseydi, dünya yıkılırdı… 8 yıldır Anadolu Ateşi kadrosunda görev yapan Perit Yançatoral (Achiles rolünde), 9 yıldır toplulukta olan Can Ocak (Hektor rolünde) ve Kral rolünde akıl almaz performansıyla Oktay Keresteci dünya starı olup çıkmıştı şimdiye; ya da müthiş bir göbek dansı ustası olan Sinem Güven…

Anılarım beni yıllar öncesine 80’lerin başına Şan Tiyatrosu’na götürdü. Rahmetli Egemen Bostancı’nın yapımını üstlendiği Sezen Aksu’lu gösterilere falan… Yonca Evcimik, Burçin Orhon gibi cesur üç beş arkadaşın kendilerini sahnelere atıp dans ettikleri yıllar geçti gözümün önünden. TRT’nin müdavimleri Oya Dans Topluluğu ve Tolga Han Dans Grubu’nu nasıl unutabilirim?..

Nereden nereye gelmiş iş… Broadway, Londra müzikalleri halt etmişler neredeyse…

En son geçen ay Hamburg’da Dirty Dancing’i seyretmiştik… Şişire şişire bir hal oldukları ‘yılın oyununu’… Keşke fırsatınız olsaydı da, karşılaştırabilseydiniz. O zaman abartmadığımızı daha rahat anlatabilirdim…

Mustafa Erdoğan’ı sadece bu muhteşem işi kotardığı, 200 kişilik kadroyu tereyağından kıl çeker bir maharetle yönettiği ve yaratıcılığı için kutlamıyorum. Aynı zamanda, gençleri yetiştirmeyi başardığı için (aynı gece ikinci bir ekip de Antalya Side’de Antik Tiyatro’da Anadolu Ateşi’ni sergiliyordu…) ve sponsorluk ilişkilerini aynı titizlikle götürmeyi başardıkları için de gönülden kutluyorum… Özellikle Vodafone, Vestel, Garanti Bankası, Florance Nightingale, Gloria Otelleri gibi ana sponsorları gösteri öncesi, sonrası ve basılı malzemelerde gayet güzel ‘göstermişler’…

Aspendos’un kapılarını Troya’ya açan Kültür ve Turizm Bakanlığı (Bu arada Antalya biletlerinin 150 bini satılmış durumdaymış) her türlü övgüyü hak ediyor. Bir özel tebrik de Vestel’e. Diğer sponsorlar bilinen reklam filmlerini salonda gösterim için verirken, Vestel özenmiş ve ‘iki efsane buluştu’ adını verdiği özel bir reklam hazırlamış. Çok da yakışmış… Keşke bu reklam filmini TV’lerde, sinemalarda da geçseymiş…

Troya’yı görmemiş olmanın bir eksiklik olduğunu, Troya’yı gördükten sonra daha iyi anlıyor insan…



Terim imparator mu, köle mi?

Çarşamba günü ‘Hasan Doğan’ın işi zor’ başlıklı yazıda sözünü etmiştik… Ne demişti Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan:

“Gruptan çıkamamak başarısızlık da değil, dünyanın sonu da değil. Buraya kadar gelmek başarıdır. Gruptan çıkamazsak bunu başarısızlık saymam. Ayrıca bu durumda kimseye de fatura kesmem. Bizim istikrardan yana planlarımız var.”

Bunu İsviçre maçı öncesi söylemişti. Bizim skor basını bu tür yaklaşımları değil, kelle almayı, vermeyi seviyordu oysa… Bir gün öncesine kadar takımı kötü yönettiği iddia edilen Fatih Terim’i yerden yere çalan bazı medya mensubu arkadaşların şimdi sesi çıkmıyor… İş mi bu?… Aynı teknik direktör bir imparator, bir köle… Bir göklerde, bir yerin dibinde… Adam nasıl çıldırmasın?.. Hasan Doğan’ın işi de onun için zor zaten…

Bilmem anlatabildim mi neden zor? Sade skora göre konuşmazsan işin her zaman daha zor bizde…

Ali Saydam

alıntıdır…

 

Neden İran değil de Kanada vatandaşı?

Posted by: Dream   
Haziran 13th,
2008
Fatih Altaylı’nın “Teke Tek” programında çıkardığı o genç kız Türkiye’de belli bir kesimin ülkenin gidişatından neden endişe duyduğunun kanıtı oldu. Dün, Hürriyet’ten Yılmaz Özdil’in de belirttiği gibi tehlike ne İran ne de başka bir şey: Kara cehalet. Humeyni’yi sevdiğini söyleyen genç kız hem Türkiye tarihini bilmiyor hem de bilmediği tarih üzerinden son derece ürkütücü bir yorum yapıyor. Cumhuriyet Türkiye’sinden hoşnutsuzluğunu dile getiren genç kız, kendisine B Planı olarak da Kanada vatandaşlığı almış. Gözden kaçan en önemli nokta bu bence.

Neden Kanada vatandaşlığı?

İslami kesim bugüne kadar hep Batı’yı ve Batı’dan doğan yaşam tarzını ret üzerine bir hayat kurmuştu. Onların düzeniyle Batı’nın hem ahlaki yapısı hem de anlayışı çatışıyordu. Bu yüzden de İslam’ı resmi din belleyen ülkeleri tercih ediyorlardı. İran, Suudi Arabistan gibi… Bu genç kız ise Hümeyni hayranı ama Kanada vatandaşlığını tercih ediyor.

Neden İran’da yaşamıyor?

Humeyni’ye hayransa bu genç kız neden yanıbaşımızdaki İran’da yaşamıyor. Uçakla sadece bir-iki saatte ulaşılıyor. Hani istese akrabalarını görmek için de ulaşım kolay. Kara yoluyla bile. Dahası, çok sevdiği Humeyni’nin kurduğu düzen orada. Şeriat hukuku hakim, kadınlar peçeli, Müslümanların inanışında bir baskı yok. Bu bir “Ya sev ya terk et” çağrısı da değil, çünkü genç kız zaten terk etmeyi kendi kafasına koymuş ve bir başka ülke vatandaşlığını tercih etmiş. Üstelik İran seve seve onu bağrına basar. Ama anladığım kadarıyla o da Batı’nın nimetlerinden faydalanıp, bu toplumlarda marjinal figür olmaktan hoşlanıyor.

İşin garibi, dünyada herhangi Humeyni hayranı veya şeriat yanlısı insanın yaşayabileceği pek çok ülke mevcut. Ama Türkiye kendine özgü dini modeliyle dünya üzerinde tek. Bu ülke 11 ay içki içip, bir ay namaz kılanların ülkesi. Bu da bir iki yüzlülük değil, bu ülkenin kendine özgü İslam anlayışı, hoşgörüsü, laik sistemin getirisi. Laik bir Müslüman’ın dünya üzerinde yaşayabileceği bir başka ülke yok. Ama Humeyni hayranı genç kız gidip İran’da da rahat rahat yaşayabilir.

O zaman bu dönüştürme talebi, bu tahammülsüzlük ne?

Neden dünya üzerinde pek çok seçeneği mevcut biri tek seçeneği laik Türkiye’de yaşamak isteyen insanlara tahammül edemez, bu ülkeyi de dönüştürmek ister. Bıraksınlar, burası da kendine özgü modeliyle içinde yaşayanların mutluluğuna göre ayakta kalan bir ülke olsun.

Unutmamak gerekir ki, bu ülkede 10-20 sene öncesine kadar ayrımlar böylesine keskin değildi. Hasan Mezarcı ya da Şevki Yılmaz gibi figürler konuştuğunda, onların bu raydan çıkışlarını bizzat kendi liderleri bile dengelemeye çalışırdı. Ne Müslümanlar laiklerden nefret ederdi ne de laikler Müslümanlardan. Şimdi çatışma çok keskinleşti.

Bunun da sorumlusu o genç kız işte.

O ve diğerleri.

Hem Kanada vatandaşı olacaksın, hem Humeyni’yi savunacaksın hem de Türkiye’ye küfür edeceksin. Böyle bir imtiyaz kimde var?

Dahası, Türkiye inanan Müslümanlara her türlü hakkı veren, cami sayısı katlanan, inanan için “erişimin” çok kolay olduğu bir ülke. Bugüne kadar, tarihi boyunca hiç kimseye inanıyor diye baskı yapılmamış. Ama inanmıyor diye insanlar yakılmış, hep dincilerin provokatif eylemleri yüzünden toplumsal olaylar çıkmış bir ülke. Çoğu zaman da yalan provokasyon üzerine: Çorum, Maraş ve Sıvas’ı unutmayalım.

Hepimizin bu ülkede yaşamaktan çeşitli şikayetleri olabilir. Ama burası “bizim ülkemiz.” Bu ülkenin sahiplerinden biri olarak görüyorum kendimi. Her türlü tepkimi göstermek de bu yüzden benim hakkım.

Ama toplamda Türkiye aşağı yukarı yaşamak isteyebileceğim türde bir ülke. Cumhuriyet rejimiyle ya da sistemle büyük şahsi çatışmalarım yok. Hiçbir lidere tapmıyorum ama mesela Atatürk’ün nefret edilesi bir figür olduğuna da inanmıyorum. Devlette bürokrasiden hoşlanmıyorum belki ama bu sistemi yıkıp yerine yeni bir düzen gelmesini arzulamıyorum.

Her şey bir yana, o genç kız gibi düşünsem gidebilecek İran’ın komşumuz olduğunu biliyorum. Ama Türkiye’nin bir tane olduğunu da biliyorum. Kanada vatandaşı olup Türkiye’ye küfretme ikiyüzlülüğüne düşmüyorum.

Dahası bu ülkeden aşağı yukarı benim kadar şikayetçi olup, yine benim kadar memnun olan milyonlarca insan olduğuna da eminim. Ama biz bu ülkede yaşamaya devam ediyorum, edeceğiz de.

Eskiden “Komünistler Moskova’ya denirdi” şimdi “Humeyniciler İran’a!” Kanada’ya değil.

Sahi nedir başımızdaki şu Kanada belası? O tuhaf Fethullahçı-haham-eski gazeteci garip figür de Kanada’da yaşıyor, bu genç kız da Kanada vatandaşı. Bir de başımıza Kanada mı çıktı şimdi?

 


İlanların sırrı

Sanal dünyanın özellikle gazeteciler arasında popüler sitelerinden medyatava.com’da bir süredir çeşitli ilanlar gözüme çarpıyor. Site ağırlıklı olarak Fethullah’çı medya diyebileceğimiz kimi kurumların banner’larıyla süslenmiş durumda. Bugün gazetesi, Turkuvaz grubu gazeteleri ve yayınevi ilan vermiş. “Yandaş medya”nın bu siteye ilgisini merak ettim ister istemez. Acaba Fehmi Koru’yu övmenin sonunda meyvelerini mi aldım, diye düşünmedim değil. Zira medyatava.com neredeyse Koru’nun her yazısını sitede yayınlıyor, bu çift kişilikli yazarı övgülere boğmayı ihmal etmiyordu.


Eski solcuların şarap zevki

Montreux ziyaretimizde ilk akşam yemeğinde gazeteciler iki gruba ayrılmıştı. Genellikle birbirlerinden ayrılmayan “İkinci Cumhuriyetçiler” bir masada, daha nötr ya da Yazgülü Aldoğan gibi ulusalcıların olduğu grup ise ikinci masadaydı. İlk akşam yemekte “karar kontrolü” de İkinci Cumhuriyetçi gazetecilerin elindeydi.

Ülker, yemek mönüsünü kendisi belirlemiş şarap seçimini ise konuklara bırakmıştı. Ben ikinci masada oturuyordum ve kırmızı şarap içmek istedim. Şaraplar birinci masadan seçilmişti, önce beyaz şarap ikram edildi. İlk başlangıcın hemen ardından da kırmızı şarap geldi. Bir kadeh, iki kadeh içtikten sonra nezaketimizi bozmadan birbirimize baktık ve şarabın ne kadar kötü olduğunu düşündük. Zaten neredeyse magnum boyutunda bir şişeden servis edilmesi biraz işkillendirmişti beni.

En sonunda dayanamadık ve yeni bir şişe şarap açmaya karar verdik. Ondan evvel de rehberimize ilk şarapları kimin seçtiğini sorduk: Cengiz Çandar ve Mehmet Altan’mış meğerse.

Mönüden seçtiğim “Alter Ego” marka bir Chateau Margaux ve İsviçre Riesling’iyle durumu kurtardım ve İkinci Cumhuriyet’le burjuva hayat tarzına geçişin fikir babalarının şarap seçiminde eski solcu alışkanlıklarından vazgeçemediklerini düşündüm. Maalesef şarap seçiminde Güzel Marmara’dan ileriye gidememişlerdi.

Oray Eğin

alıntıdır…

Fikrin yoksa babalanma

Posted by: Dream   
Haziran 13th,
2008

Dün sabah odamda gazeteleri okurken yazı işlerinden bir arkadaşım geldi ve “Ergun Babahan’ın yazısını okudunuz mu?” dedi. Ben de gayet tabii ki “Hayır” dedim. Çünkü Ergun bir süredir çabalamasına rağmen bir türlü yazı işini beceremedi. O yazarlık işiyle yayın yönetmenliği işi arasındaki bağlantıda neden-sonuç ilişkisini yanlış anlamış durumda.

Yazarken yayın yönetmeni olanların yazmaya devam etmeleri normaldir de, yayın yönetmeni olduğu için yazı yazmaya başlayanların verdiği görüntü hiç de hoş olmuyor. O tür insanların yazdıkları yazılar mesleğimizin utancı olabiliyor. Çünkü insanın beceremediği bir işi yapmaya çalışması hem utanç verici hem de üzücü.

Açıkça söyleyeyim; Ergun yazarlık mesleğinin değerini düşürürken yayın yönetmenliğini iyi beceriyor. Çünkü yazarlık bir meslektir ama yayın yönetmenliği atamayla gelen görevdir. Bu görev memleketimizde eğilmeyi, bükülmeyi iyi beceren insanlar tarafından daha büyük başarıyla yapılıyor.

Örneğin, ben Ergun’un birçok yönetim badiresinden başarıyla sıyrılma becerisini ve mevkisini her yönetim altında tutma başarısını kıskanırım hep. Onun o mevkide yaşadıklarının sadece bir bölümünü ben yaşamış olsaydım şimdi çoktan ‘sadece yazar’ olarak ayakta kalma mücadelesi vermekte olacağımı düşünürüm.

Ondan öğreneceğim bir şeyler olabilir mi diye izlemeye çalışıyorum ama galiba yok da… Çünkü bu da bir karakter meselesi olmalı.

Medya işine hem de büyük paralar yatırarak giren Sabah’ın patronunu bir tehlikeye karşı uyarmak istiyorum.

Hatırlarsınız belki, yeni patron gazeteyi devraldığı günlerde onların sermaye ortaklığı ve kredi işleri çok tartışılırken, ben bir yazı yazarak global ekonominin bugünkü durumunda Arap sermayesinden kredi bularak büyük paralarla medya işine girilmesinin bir cesaret işi olduğunu belirtip hem Çalık Holding’i tebrik edip hem de hoş geldiniz demiştim. Sabah’taki arkadaşları da kutlamıştım

O gün bunları yazarken bile bir tedirginliğim vardı. Yeni patron medya işine hayli yabancı. Buna rağmen Sabah’a büyük paralar bağladı.

Bizim sektörün kendisine özgü birtakım dinamikleri ve kültürü vardır.

Sabah gibi markasını oluşturmuş bir gazetenin yayın yönetmenliğine oturan insan yeni patronunu bu kültür ve dinamikler konusunda sürekli uyarmak ve bazen de patronu bazı haberleri istese de bunları yapmamak zorundadır.

Sabah’ın yeni patronlarının medya sektörü konusunda çok bilgili olmasalar da konuya çok da makul yaklaştıklarını gördük. Ancak bu gibi durumlarda asıl tehlike ‘Kraldan fazla kralcı olmaya çalışan medya yöneticileridir’. Çünkü kendi iç dengelerini sağlam kuramamış yöneticiler ‘aman patrona yaranalım, aman bu onun hoşuna gitmez’ diye kendi başlarına kararlar vererek hareket edebilirler. Onların bu yaptıkları kendi patronlarına en büyük zararı verebilir.

Örneğin; bizim tartışmaya çalıştığımız ve Sabah’ın en önemli yazarının da bize destek vermiş olduğu konu, Başbakan’a yakın duran bir işadamıyla ilgili haberin gazetede hiç yer almamasının patron tarafından istendiğini düşünmüyorum. Bunu mutlaka yönetici kendine durumdan vazife çıkararak yapmıştır diye düşünüyorum.

Düzeyini korumasına çok da önem verdiğim Sabah’ın imajıyla patronu değil, gazetenin yöneticileri oynuyor. Bence patronun onları bir daha odaya çekip iyice konuşması gerekiyor. Yoksa yatırdıkları onca parayı riske atacaklar markayla oynanırsa.

Bu arada Ergun da bir türlü başaramadığı şu yazarlık sevdasından bir an önce vazgeçip yeni patronunun çıkarlarını daha akıllıca savunma işine konsantre olsa iyi olacak.

Serdar TURGUT

alıntıdır…

301 ve “ilginç bir karar”

Posted by: admin   
Nisan 18th,
2008

YAVUZ DONAT

TBMM Adalet Komisyonu “301′i görüşmeye başladı.”
Başlangıç “olaylı” oldu.
Konu “hassas.”
“Taraflar” gergin.
301 tartışması “daha da sertleşecek.”

Yasada “Türklük” mü denilsin, “Türk milleti” mi?
Türklüğü “alenen tahkir ve tezyif suçunun” sınırları neler?
Ne “yazılırsa veya söylenirse” suç sayılacak?

Komisyon toplantısı “kapalı.”
İktidar da muhalefet de “hazırlıklı.”
Herkesin elinde “dokümanlar” var.
“Kimin dosyasında” diye sormayın, işte “komisyon büyüklerinden” birinin “ajandasındaki” dokümanlardan biri.
Doç. Dr. Türkan Yalçın Sancar’ın “301′le ilgili” çalışması.

“Kapak” aynen şöyle:
Doç. Dr. Türkan Yalçın Sancar.
“Türklüğü, Cumhuriyeti, Meclisi, Hükümeti, Adliyeyi, Devletin Askeri ve Emniyet Muhafaza Kuvvetlerini.”
ALENEN TAHKİR VE TEZYİF SUÇLARI
(TCK.m.159/1YTCK 301/12)

Kitabın 246′ncı sayfasında “eski bir dava” anlatılıyor.
Özetleyelim.
Dönem “Kenan Evren dönemi.”
Bir “yazı” yazılıyor.
Yazı “bir fıkrayla” bitiyor.
Ve yazar kendini birden “askeri kuvvetleri alenen tahkir ve tezyiften” askeri mahkemede buluyor.

“Fıkra” ya gelince…
Bir gün Pinochet’ye sormuşlar:
- Efendim sizce turşu mu kurmak daha zor, cunta mı?
- Turşu kurmak daha zor.
- Efendim nasıl olur?
İhtilal lideri Pinochet’nin yanıtı:
- En güzel turşu hıyarla kurulur… Bunun için çok hıyar ister… Ama cunta kurmak için 35 hıyar yeter.

“Dava” uzun.
Biz “Askeri Yargıtay’ın” kararı ile konuyu noktalayalım. (Ask.
Yarg.5 D.18.4.1984223/200)
(Bakınız-Askeri YKD.S-3.Haziran 1985.s 180181)
İşte karar:

“Değişik konulardan bahseden dava konusu yazının son bölümünde Şili diktatörü Pinochet ile ilgili fıkrada anlatılan hususların, Türkiye’de askeri kuvvetlere matuf olduğuna dair tereddüt edilmeyecek derecede karine bulunmamaktadır.
Milli
Güvenlik Konseyi TC devletini uçurumdan kurtarmak, anarşi ve terörü temizlemek, huzur ve güven ortamını sağlamak ve demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak amacıyla, devlet idaresine el koymuştur. (12 Eylül 1980)
Gerek Türk halkı, gerekse yabancı ülkeler tarafından 12 Eylül 1980 harekatı, derin bir sevgi ve takdir görmüştür.
Türkiye’de hiçbir zaman askeri kuvvetler hakkında cunta kelimesi kullanılmamıştır.
Dava konusu yazıda gerek kasıt, gerekse matufiyet yönünden……….suç unsuru görülmemiştir.”

Şimdi isteyen, istediği yorumu yapsın.
İsteyen de kendi kendine sorsun…
“Askeri Yargıtay, özgürlüklerin alanını genişletme bakımından, sivillerden daha ileride” diye.

Yavuz DONAT.

AK Parti içinden ‘muhalefet’ yaratmak!

Posted by: admin   
Nisan 18th,
2008

MAHMUT ÖVÜR

Türkiye’de bazı güçlerin siyaseti dizayn etme arzusu hiç bitmiyor. Bugünlerde AK Parti üzerine yoğunlaşan siyaset dizayncılarının B planında da muhalefet var.
Dikkat ettiyseniz sık sık “Türkiye’nin bir muhalefet sorunu” yaşadığından söz ediliyor.
Doğrusu bu tespit yanlış da sayılmaz.
AK Parti gibi güçlü bir iktidar karşısında güçlü bir muhalefet olsaydı gizli darbe hazırlıkları, kurumların açık müdahalesi demokratikleşmede bir hayli yol almış bir Türkiye’de bu kadar rahat olmaz, hatta taraftar bulmazdı.
Güçsüz muhalefet sorununun çözüm adresi de yine iktidar oldu. Yani “siyaset dizayncılar” muhalefeti güçlendirmek için AK Parti’yi hedef seçti.
Aslında AK Parti üzerinde yoğunlaşan dizayn çalışmalarının ilk adımı seçim öncesi atıldı. Şimdi uygulamaya geçiliyor.
Ama bu kez 28 Şubat’ta olduğu gibi iktidar partisini kapatmak hedeflenmiyor. Asıl hedef Başbakan Tayyip Erdoğan‘ı siyaset dışı bırakmak.
Diğer siyaset yasaklıları ise sadece bu oyunun figüranları olacak…
Peki, neden kapatılmak istenmiyor?
Çok basit, “her kapatılan parti daha güçlü dönüyor” korkusu var… Bu korku nedeniyle içi karışmış ve bazı parçaların koptuğu “yaralı” bir AK Parti hesapları yapılıyor. Ve bu AK Parti’yi içeriden birinin yönetmesi isteniyor.
Bu da adı sık geçen Adbüllatif Şener, Rıfat Hisarcıklıoğlu gibi isimler değil, hatta Ali Babacan bile değil.
Muhafazakâr kesimin daha kabul edebileceği, mevcut ekiple siyasi yol arkadaşlığından şüphe edilmeyen, yüzü batıya dönük ve devletle özel ilişkisi olan bir isim.
Daha doğrusu bir “abi” formülünden söz ediliyor. Ve İstanbul adres gösteriliyor.
Şimdi gelelim muhalefet cephesine…

Merkez sağ bitti, sol çıkmazda
Doğrusu muhalefet cephesi çoktan beri yaralı… Güçlü bir muhalefet oluşturma çabaları geçen yıldan bu yana sürüyor.
22 Temmuz seçimleri de bu durumu değiştirmedi. Tam aksine daha da vahim bir hale getirdi.
Merkez sağ neredeyse bitti. Merkez sol ise zar zor ayakta duruyor.
İşte bu nedenle muhalefeti dizayn etme çabaları birkaç koldan sürüyor.
İlk sırada CHP var.
Bunun için de kurultay bekleniyor ama durum umut verici değil.
Siyaset çevrelerinde CHP’de bir değişim beklenmiyor. Çünkü CHP için “kendine sosyal demokrat diyen, statükodan yana ağırlığını koyan, yasaklara tutunan” bir parti tanımı yapılıyor.
Bunun da bu kurultayla aşılamayacağı ön görülüyor.
Gelelim merkez sağa…
Merkez sağda iki minik parti, bir de Mesut Yılmaz var.
Yılmaz ve çevresinde yer alan merkez solculardan bir çıkış beklentisi var ama hareket yok.
Bu arayışları yakından izleyen bir siyasetçi şöyle değerlendiriyor:
“Tıpkı 2001′de İsmail Cem’in kurduğu YTP gibi birçok proje var ama oy verecek halk yok. Halkın oyunun içine çekilmediği hiçbir hareketin tutması mümkün değil…”
Bu durumda muhalefet yaratmak için bile geriye bir tek AK Parti kalıyor.
Bu noktada da üç görüş çarpışıyor.
Birincisi, Erdoğan’a bağlı fire vermeden bu süreci yürütecek bir AK Parti .
İkincisi, yukarıda da dile getirdiğimiz gibi “yaralı” bir AK Parti.
Üçüncü ise AK Parti içinden güçlü bir parça kopartmak
Hangisinin galip geleceğini AK Parti ve Başbakan Tayyip Erdoğan‘ın bundan sonraki tavrı belirleyecek.
Bir siyasetçi olası senaryoları şöyle özetliyor:
“AK Parti’den güçlü bir parça kopartılmadığı sürece yeni bir muhalefet yaratmak çok zor. Abdüllatif Şener veya bir başkası bu parçayı koparmayı garantiledilerse düğmeye basarlar, aksi halde işleri zor. Ama ben bir parça kopartılacağına ihtimal vermiyorum. Ne kadar isim toplarlarsa toplasınlar, kapatma davası sürdüğü sürece halkın teveccühü olmaz… ”

Mahmut ÖVÜR.

Tayyip Erdoğan şanssızlıklarına uyum gösteriyor…

Posted by: admin   
Nisan 18th,
2008

MEHMET BARLAS

Siyasetçilerin de yöneticilerin de şansları, hem “çevre” lerinin, hem de “rakip” lerinin kalitesine bağlı olarak artar.
Aslında siyasetçi veya yönetici olmasanız da, düşünce ve yaşam düzeyiniz çevrenize endeksli değil midir? Bilgili, görgülü, birikimli, ufku açık bir arkadaş çevreniz varsa siz de gelişirsiniz.
Buna karşı kendinizi saplantılı, kendini geliştirmek yerine başkalarını çekiştirmeye yönlenmiş, bilgiden ziyade ezberleri yeğ tutan bir arkadaş çevresine mahkûm ederseniz, giderek gerilersiniz.
Çok çalışkan olduğu yadsınamayan ve girdiği her seçimi kazanan AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan’ın “çok şanslı” olduğu da, özellikle onu eleştirenler tarafından sürekli seslendirilmekte. Dünya ekonomisindeki büyümenin Türkiye’de onun yönetimine yansıması, Kemal Derviş’in ekonomik istikrar paketini hazır bulması, Tayyip Erdoğan’ın şansının kanıtı olarak da gösteriliyor.
Dünya ekonomisindeki daralma süreci ile Erdoğan’ın şansının sonunun geldiğini söyleyenler de fazlaca var.

Şanslı değil
Oysa Erdoğan çok şanslı değil.
Öncelikle rakipleri açısından çok şanssız.
Başta CHP Genel Başkanı Baykal olmak üzere, siyasi rakipleri Tayyip Erdoğan’ı aşağıya çekiyorlar. Onu daha fazla dünyalı, daha fazla özgürlükçü, daha hoşgörülü olmadığı için eleştirmiyorlar.
Erdoğan’ın Avrupa Birliği’ne üyelik projesini “2′nci Sevr”, dış konjonktüre uyum çabalarını “Teslimiyetçilik”, Güneydoğu’ya siyasi çözüm arayışlarını “Bölücülere taviz” özelleştirmeleri “kamu malını yabancılara peşkeş ” yabancı sermayeye açılımı da “Kapitülasyon” biçiminde damgalıyorlar.
İşin en acıklı yanı da varlık sebepleri dünyalılık, sivillik, özgürlük olması gereken gazetelerin “en çağdaş” gibi görünen bazı büyük tirajlıları da, derin devletle iz düşümünde, demokrasi ve AB karşıtı politikalar izlemekteler.
Tayyip Erdoğan bunlara bakarak rakiplerinin çağ dışılığına gülüp geçecek yerde, onların söylemlerinden negatif etkileniyor. Milliyetçi, muhafazakâr ve zaman zaman mukaddesatçı söylemlerle, kendini aklamaya çalışıyor.

Danışmanları
Tayyip Erdoğan çevresi veya “Danışmanlar”ı açısından da şanslı değil.
“Haber7.com” da bu konuya değinen Osman Özsoy, şöyle yazıyordu:
- Başbakan Erdoğan’ın konuşmalarını yakından izliyorum, çok fazla tekrara düşmeye başladı. Yeni şeyler dinleme fırsatı bulunamazsa, eski şeyler tekrar edilir. Başbakan Erdoğan’ın aklıselim önerilerle gazını alacak, yön verecek, alternatif fikir zenginlikleri içinden en makul olanı seçmesini sağlayacak bir düşünce havuzundan daha fazla beslenmeye ihtiyacı var. Devletle millet arasındaki hakemliği sağlayacak hakiki söz erlerine ve akiller ekibine ihtiyacı var Sayın Erdoğan’ın…
Neyse… Bazen kelimeler kifayetsiz kalır ya bir konuyu anlatırken.
O noktada sözü şairlere bırakırsınız.

Can Yücel’den
Ben de Can Yücel’in “Her şey Sende Gizli “sindeki bazı dizelere sığınıyorum:
“Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç…
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; …………………………………………….
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin…”

Mehmet BARLAS.

MEHMET BARLAS

Bugün Turgut Özal’ın 15′inci ölüm yıldönümü.
Bu coğrafya insanları olan bizlerin, “Şarklılık”tan kaynaklanan kötü bir yaklaşımımız var.
Yönetenleri “Padişah ” ve geride kalan herkesi de “kullar” olarak gördüğümüz için, bir yönetici “seçilmiş başbakan” olsa da onunla yakın olmak veya onu övmek, diğer kullar tarafından “yalakalık” biçiminde algılanır.
En geleneksel ekmek ve istihdam kaynağı “Devlet” olduğu için de, çoğunluk devlet kapısına yakın yerde bulunmaya çalışır.
Cumhuriyet de, demokrasi de toplumun genlerindeki bu bilgileri silemedi.
Kökten devletçiliğe, bir de “Rejim” kavramı eklendi.
Demokrasi sayesinde yönetenlerin belirlenmesine halk da katılınca, seçilemeyenler 1950′den başlayarak “Rejim elden gidiyor” demeye başladılar… “Ülke bölünüyor”, “Komünizm geliyor”, “Şeriat düzeni kapımızda” benzeri feryatlar, dönemlere göre duyulmaya başlanıldı.

Rejim meselesi
Aslında bunların açık tercümesi, “Neden seçilenler siyasetin rantını yiyor da biz bu çemberin dışında kalıyoruz” şeklindeydi. Teşvikler, tahsisler, kamu ihaleleri, KİT bayilikleri, tayinler, kamu bankalarından krediler bu rantın dağıtım kaynaklarıydı. Bunlara son dönemlerde özelleştirmelerdeki kayırmalı satımlar da eklendi.
“Rejim“i şu ya da bu tehlikeden kurtarmak için yapılan askeri veya dolaylı askeri müdahalelerde yönetime atananlar ise, demokratik şeffaflık karartıldığı için, devlet rantını “çaktırmadan” paylaştılar. Yeniden demokrasiye geçildiği zaman bunlar da açığa çıktı. En son örnek “28 Şubat” döneminin kokuşmuşluk dosyaları değil midir?
Bu kısır döngü gerçekten yetenekli, başarılı ve hem vizyon hem de misyon sahibi insanları, siyasetten soğuttu. Siyasete giren herkesin kirletildiği veya adliyelik olduğu böyle bir ortamda, başarılı ve birikimli insanlar kendi işlerine baktılar.
Zaten siyasi partilerin kadroları da, liderler oligarşisi tarafından parsellenmişti.
Dışarıdan siyasete heves edenlere, “Tapulu araziye gecekondu yapmak isteyenler” olarak bakılmaktaydı.

Çemberi kırmak
Turgut Özal bu çemberi kırıp siyasete girebilen, seçilip iktidar olmayı başarabilen o gerçekten başarılı, birikimli, misyon ve vizyon sahibi bir isimdir.
12 Eylül askeri müdahalesi olmasaydı, herhalde “Özal Olayı” da yaşanmayacaktı Türkiye’de… Özal, Demirel’in arkasındaki bir teknokrat olarak reformları hazırlayacak ve ülkenin siyasetine damgasını vuramayacaktı. Demirel’in, Ecevit’in, Erbakan’ın yasaklı, bütün eski partilerin kapatılmış olmaları, Özal’ı boşlukta birinciliğe götürdü.
Ne yazık ki demokrasinin vazgeçilmezi olan “Değişim” bir askeri darbe ile gerçekleşti. Aynı şekilde 27 Mayıs darbesi Bayar ve Menderes ile Demokrat Parti’yi devre dışı bırakınca, Süleyman Demirel de Adalet partisi ile boşluğu doldurmamış mıydı?
Kim ne derse desin, Turgut Özal Türkiye’nin sosyopolitik ve ekonomik yaşamını, Atatürk’ten sonraki en büyük “yeniden-yapılanma” sürecine sokan bir devlet adamıdır. Özal reformları ile, toplum dünyanın titreşim kat sayısını yakalamıştır. Türk insanının girişim gücünün her alanda dünya ile rekabet edeceği ortaya çıkmıştır. Gelişmiş dünyanın sahip olduğu bütün imkânlara, biz Türklerin de sahip olabileceğimiz anlaşılmıştır.
Ölümünden 15 yıl sonra bu yazdıklarımı, Özal yaşarken de yazıyordum ve onu destekliyordum.
Bunu iyi ki yapmışım. Ülkesine hizmet etmeyi bir misyon olarak benimseyen ve vizyon sahibi bir insana, hiçbir karşılık beklemeden “doğru yapıyorsun” dediğim için mutluyum.

Özal olayı
Türkiye’nin bugünkü temel siyasi sorununu ise, “Özal Olayı“na bakarak görebiliriz.
Tapulu arazilerine gecekondu yapılmasına izin vermeyen siyaset ağaları yine demokrasimizi kilitlediler. AK Parti’ye alternatif bir muhalif parti çıkamadığı için, yine Cumhuriyet Muhafızları “Rejim tehlikede” feryatlarını yükseltiyor.
Ekonomik alanda devletin küçültülmesi ve global sermayenin gelmesi, kökten devletçiliğin rantını yiyenlerde “pasta paylaşımı bitiyor” endişesini yoğunlaştırıyor.
Avrupa Birliği Projesi ise, yerleşik hiyerarşileri kıracağı için, “Sevr hortluyor” çığlıkları da duyulmakta.
Oysa toplum da insanlarımız da gelişti.
Siyasete girebilseler, Özal’ı geçebilecek çapta başarılı ve birikimli, dünyaya açık insanlarımız var. Ama liderler oligarşisi, siyasetin kapılarını kendilerine rakip olabilecek çaptaki insanlara kapalı tutuyor.
Erdoğan’ın da benimsediği “Bayramlık-İdamlık Giysi” tekerlemesi ise, siyasetin risklerini vurguladığı için, başarılı ve birikimli insanları ürkütüyor.
Bu kısır döngüyü nasıl kıracağız bilemiyorum.

Mehmet BARLAS.

    |    


                                     
>>>>>HeadMy<<<<< cyber-lake.com Top Fishing Sites yokuz.com Entertainment TOPlist TOPlist iPhone Topsites Dmegs Directory Myspace Topsites Directory of Entertainment Blogs Galleries - CSS Top Sites here.
Google PageRank
Proxy Topsite - Myspace Proxies, Myspace Proxy, Unblock Myspace Vote this site for Top 50 Award Winning Web Sites List! Top Arcade Sites Toplist FIRST Topsite Best Scrapbooking Sites, Digital Scrapbooking, Scrapbook Supplies, Reviews, Awards Webmasterim.Com arama motoru

site ekle Vote fr uns auf der .:.:: Fun Topliste ::.:. Hier gehts in Bunnys Topliste Aradur.com | Arama Motoru Sitemiz WebKuyusu.com'da kaytldr.
Online Saya
toplist
Hayvanlar Alemi site ekle

Site Ekle

mirc indir Taxi-Love: rencontre par webcam, rfrencement annuaire, topliste 100% gratuit Top Real Estate Agents Click to Vote - Top 300 Jpop Sites! Pixel Rating JunkyTopsites Harry Potter Topsites Fundamental Christian Topsites Toplist